ozanalisar

PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI ÖZETİ

 
  PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI

  Ferenc Molnar

  Çocuk Romanı

  Türkçesi

  ZEYYAT SELİMOĞLU

  :::::::::::::::::

  Ferenc Molnar, 12 Ocak 1878'de Budapeşte'de doğdu, 1 Nisan 1952'de New York'ta öldü. Molnar, eski başkent Budapeşte'deki kent yaşamından kesitler alıp güldürü ögesi katarak yazmaya başladı. İlk romanı, elinizdeki Pal Sokağı Çocukları adlı romanıdır.
1907'de yazdığı bu roman büyük bir ilgiyle karşılandı. Hemen hemen bütün dünya dillerine çevrilen bu roman, dünya çocuklarının elinden yıllarca düşmedi. Dünya çocuk edebiyatının
klasikleri arasına giren Pal Sokağı Çocukları'nda yazar, kentin  iki ayrı kesiminde oturan iki çocuk topluluğunun serüven dolu  kavgasını anlatır. Yiğitlik, korkaklık, kalleşlik, özveri ve onur gibi insanın değişmeyen evrensel özellikleri bu romanın kahramanları
olan çocuklarda ustaca işlenmiştir. Romanlarıyla olduğu kadar tiyatro oyunlarıyla da ünlenen Ferenc Molnar'ın ilk oyunu Şeytan'dır (1907). Hukuk öğrenimi gören yazar, gazeteciliği seçti ve Birinci Dünya Savaşı sırasında savaş muhabiri olarak çalıştı. Ünlü oyunları Liliom (1909), Kuğu (1920) ve Kırmızı Değirmen'dir (1923). Müzik (1908) başlığı altında derlediği öyküleri Macar edebiyatının başyapıtlarından biridir. Yoksul kesim,bu ünlü yazarın yapıtlarında çok ustaca işlenir. Yaşamının son yıllarını Amerika'da geçirdi ve orada öldü.

  :::::::::::::::::

 

 

 

 

 

 

 

 


 BİRİNCİ BÖLÜM

  Saat bire çeyrek vardı. Okulun fizik laboratuarındaki deney masası üzerinde yürütülen uzun ve başarısız deneylerden sonra, gerilim dolu an gelip çatmış, deney lambasının renksiz alevinde zümrüt yeşili, hoş bir ışık belirmişti. Öğretmen, böylece aleve yeşil bir renk verecek kimyasal bileşimi gerçekleştirmiş oluyordu. Başarısını kanıtlayan bir işaretti bu. Dediğim gibi, saat bire çeyrek kala, işte bu anlı şanlı başarı anının tam ortasında, komşu evin avlusundan yükselen bir laterna sesi, sınıfın havasını değiştiriverdi.

  Oldukça sıcak bir Mart günüydü. Pencereler ardına  kadar açılmıştı. Laterna sesi; hafif bahar rüzgarıyla, sınıftan içeri doluyordu. Şen şatır Macar halk şarkılarından oluşan bu ezgi, laternadan yükseldiği için olacak, hemen  hemen bir marş ya da az buçuk bir Viyana valsi havasındaydı. Hani bütün sınıf, makaraları koyverse yeriydi. Aslında tek tük gülenler de olmadı değil. Deney lambasında neşeyle ışıldayan yeşil çizgi, ancak ilk sıralardaki birkaç çocuğun dikkatini çekebilmişti. Ötekiler, küçük komşu evlerin damlarının göründüğü pencereden dışarı bakıyorlardı. Bütün gözler, öğle güneşinin altında ışıldayan uzaktaki kilise kulesinde, kuledeki saatin yelkovanında, gönülleri ferahlatarakbire doğru yaklaşmakta olan saatin yelkovanındaydı.Dışarıya kulak verdiler mi, müzikle birlikte birtakım yabancı sesler de geliyordu. Atlı tramvayın çan sesleriyle birlikte, laternanın çaldığından bambaşka hava tutturan hizmetçi kızın şarkısı işitiliyordu. Bütün sınıfa bir canlılık gelmişti. Kimileri sıraların altındaki kitaplarını karıştırıyor,düzensever öğrenciler yazı kalemlerinin uçlarını siliyorlardı.Boka, kırmızı meşinle kaplanmış olan mürekkep akıtmayacak biçimdeki hokkasını kapatmaya çalışıyordu.
Bu hokka, mürekkep damlatmazdı, ama cebe sokulmamak koşuluyla... Çele de, kitap yerine geçen not kağıtlarını topluyordu. Çele, oldum olası süse, cakaya düşkün bir çocuktu. Öbür öğrencilerin yaptığı gibi yanında sürüyle kitap taşımazdı. Yanına yalnızca en gerekli kağıtları alır, onlarıda dikkatle bütün ceplerine dağıtırdı. En arka sırada oturan Çonakoş, sıkkın bir suaygırı gibi, ağız dolusu esnemeye koyulmuştu. Vays, sırayla bütün ceplerini ters yüze diyor, saat ondan on üçe kadar parça parça kopararak yediği küçük beyaz ekmeğin kırıntılarını temizliyordu. Buarada Gereb de, ha kalktım ha kalkıyorum dercesine, sıranın altında ayaklarını sürtüp duruyordu. Barabas'a gelince,o da kucağına muşambasını yaymış, kitaplarını büyüklüklerine göre diziyordu. Kitapların dizilmesi bitince, elindeki kayışla öylesine sıkı sıkı bağladı ki kitapları, altındaki sıra gacır gacır öttü. Kendini iyice zorlamış olan Barabas'ın yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Uzun sözün kısası, herkes kendi bildiğince, sınıftan çıkıp gitmenin hazırlığı içindeydi.Dersin beş dakika sonra biteceğini umursamazmış gibi görünen tek kişi, öğretmendi. Yumuşak bakışlarını sınıftaki çocukların üzerinde şöyle bir dolaştırdı:

       --Ne var, ne oluyor?

  Bütün sınıf derin bir sessizliğe büründü. Sinek uçsa duyulacaktı neredeyse. Barabas elindeki kayışı gevşetti.Gereb ayaklarını sürtmeyi kesti. Vays dışarı çıkardığı cep astarını yeniden içeri soktu. Çonakoş eli ağzında, esnemeyi bitirdi. Çele kağıtlarını toplamayı bıraktı. Boka kırmızı hokkasını telaşla cebine soktu. Ne gariptir ki, hokka cebe girdiğini duyar duymaz; güzelim mavi mürekkebini sızdırmaya başlamıştı bile.

  --Ne oluyorsunuz? diye tekrarladı öğretmen.
  Ama çocuklar yerlerinden kıpırdamıyorlardı bile. Öğretmen pencereye dönüp dışarıya şöyle bir baktı: Laternadan yükselen ses, okulmuş, disiplinmiş bana vız gelir der gibi sürüp gidiyordu. Öğretmen yine de laterna sesinin geldiği yöne sert sert baktı.

  --Çengey, pencereyi kapat!

  Çengey, ufaklık Çengey yerinden fırladı, yüzü her zamanki gibi ciddiydi. Gidip pencereyi kapattı.  Tam bu sırada, oturduğu sıradan eğilen Çonakoş, küçük,sarışın bir çocuğa fısıldadı:

  --Dikkat Nemeçek!

  Nemeçek, önce arkasına, sonra da yere bir göz attı.Küçücük bir kağıt top, yuvarlanarak ona doğru yaklaşıyordu.Yerden aldığı kağıt topu açtı. Kağıdın bir yüzünde şu yazılıydı: Boka'ya ilet!

  Bunun yalnızca adres olduğunu, asıl mektubun kağıdın öbür yüzünde yazılı olduğunu biliyordu Nemeçek.Ama dürüst bir çocuk olduğundan, kendine yazılmamış bir mektubu okumazdı. Zaten şimdiye kadar da hiç okumamıştı.Kağıdı, yeniden top gibi yuvarlayıp, bir fırsatını buldu, sıraların arasından uzanan yola doğru eğildi, kısık bir sesle,

  --Dikkat Boka, dedi.

  Şimdi Boka'nın da gözleri yerde, bu türden haberleri ileten her zamanki trafik geçitindeydi. Kağıt top, yuvarlana yuvarlana gelmişti bile. Kağıdın öbür yüzünde –sarışın Nemeçek'in kendine saygısından ötürü okumadığı yüzünde--şu yazılıydı: Genel kurul toplantısı saat üçte. Başkanlık seçimi, arsada. Lütfen duyurun!

  Kağıdı cebine sokuşturan Boka kitapları tutan kayışı iyice sıktı. Okul zili çalmaya başlayınca, dersin bittiğini öğretmen de anlamıştı artık. Deney lambasını söndüren öğretmen, ertesi günün ödevlerini verdi, laboratuvara geçti.Bu laboratuvarın kapısı ne zaman açılsa, doldurulmuş hayvanlarla kuşların camdan gözlerle baktıkları, bir köşeden de sessiz, vakur, sır küpü ve dehşet kumkuması, sararmış bir insan iskeleti görülürdü.

  Sınıfın fizik laboratuvarını boşaltması bir dakika bile sürmedi. Sütunlarla süslenmiş büyük merdivende bir koşuşmadır başladı. Bu türden koşuşmalar, ancak gürültülü patırtılı kalabalık arasından öğretmenlerden biri boy gösterince yatışırdı. Sanki bir anlığına frenlere basılır, ortalığa bir sessizlik çöker, ama öğretmenin köşeyi dönmesiyle birlikte gürültü yeniden başlardı.

  Kapıdan fırlayan çocukların kimileri sağa, kimileri sola saptı. Bir öğretmenle karşılaşmaya görsünler, kasketleri hemen havalanıyordu. Güneş altındaki sokakta yorgun ve aç koşuyorlardı. Kafalarındaki sersemlik, sokaktaki canlı ve neşe dolu kalabalıkta yavaş yavaş durulmaya başlamıştı.Özgürlüklerine kavuşmuş küçük tutsaklar örneği, temiz bahar havası ve ılık güneş altında, gürültülü kent içinden geçerek, arabaların, atlı tramvayların, caddelerin, mağazaların arasından, evlerinin yolunu tutuyorlardı.

  Çele, komşularının kapısı önünde, kozhelva pazarlığına girişmişti bile. Helvacı, fiyatlarını artırmıştı. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, kozhelvanın bir ölçeği bir lira eder.
İzlenen yol da şudur: Helvacının küçük bir satırı vardır; işte bu satırla, o kocaman, bembeyaz ve fıstıklı kozhelva yığınından bir vuruşta ne kadar keserse kessin, o parçanın fiyatı bir liradır. Büyük kapı önündeki bütün satışlarda bilirim, hep budur, bir liradır. Örneğin, çubuğa geçirilmiş üç kuru erik, üç yarım incir, üç şeftali, üç yarım cevizin fiyatı da --hem de şıraya banılmış olması şartıyla—yine bir liradır.

  Arpa şekeri olsun, ayı şekeri olsun, yine bir liraya satılır.Yeryüzünün görüp görebileceği şu en lezzetli çerezin --öğrenci yeminin-- külahı bile bir liradır. Neler bulunmaz ki o çerezin içinde. Fındık mı istersiniz, kuşüzümü, kuru üzüm, şeker, badem mi, keçiboynuzu kırıntısı, sokak süprüntüsü, sinek mi? Bir liraya satın aldığın öğrenci yemi işte böylece sanayi, bitki ve hayvanlar dünyasının ürünlerinden en zengin çeşitleri bir araya getirip sunar.

  Çele'nin pazarlık etmesinin nedeni, helvacının fiyatları artırmış olmasıydı. Ticaret, yani kazanç tehlikeye düşünce fiyatların yükseldiği, ticaret yasalarından anlayanların öteden beri bildikleri bir şeydir. Örneğin, Asya'dan gelen çayın fiyatı yüksektir. Neden mi? Çünkü bu çayı getiren kervanların eşkiya yatağı yerlerden geçmesi gerekir de ondan. İşte bu rizikoyu biz Batı Avrupalılar, cebimizden ödemek zorundayızdır. Helvacının tam bir tüccar kafasına sahip olduğundan kuşku duyulmazdı. Onun, okul yakınında satış yapmasını yasaklamak niyetindeydiler.Kovulacağını çok iyi biliyordu adamcağız. önünden geçen öğretmenlere, şekerlerinin arasından tatlı tatlı gülümseyip dursa da, kendisini gençliğin düşmanı gibi gördüklerinden hiç kuşkusu yoktu.

  Ceplerindeki bütün parayı bu İtalyana kaptırıyor çocuklar,diyordu öğretmenler. Okulun yanıbaşındaki bu ticaretin pek de uzun ömürlü olmayacağını anlayan İtalyan da ha babam fiyatları artırıyordu. Er geç yerinden olacaksa, hiç değilse iyi bir karla ayrılmalıydı buradan. Çele'nin yüzüne bakıp şöyle dedi:

  --Bugüne kadar her ne alırsan bir liraydı. Bundan böyle ne alırsan iki liraya.

  Bu sözleri, ona yabancı gelen dilde zar zor söylerken küçük satırını sallayıp duruyordu. Gereb, Çele'ye fısıldadı:

  --Kasketini çıkarıp bir vursana şekerlere!

  Çele hayran kalmıştı bu öneriye. Şaka dediğin böyle olurdu işte, harikaydı doğrusu. Bir vuruşta darmadağın edebilirdi şekerleri, çocuklar da zevkten dörtköşe olurlardı.

  Gereb, kulağının dibinde şeytan gibi fısıldayıp duruyordu boyuna:

  --Hadi vursana kasketini yahu, soyguncunun daniskası bu herif?

  Çele kasketini çıkardı.

  --Güzel kasketçiğim, dedi bocalayarak.

  Bu işin yürüyeceği yoktu böyle. Gereb yanlış adama başvurmuştu. Çele gerçekten de süse düşkün, cakacının biriydi.

  --Kasketine mi kıyamıyorsun yoksa? diye sordu Gereb.

  --Evet, dedi Çele. Korktuğumu sanma. Korkak falan değilim. Kasketime acıyorum, o kadar. İspat edeyim istersen?Senin kasketini ver, vurayım şekerlere.

  Gereb bu sözün altında kalacak çocuk değildi. Doğrusu,düpedüz hakaretti bu. Köpürdü.

  --Kendi kasketimle vurmasını ben de bilirim. Bu herif soyguncu diyorum sana. Korkuyorsan çekil git!

  Ve savaşa hazır olduğunu gösteren bir davranışla, kasketini çıkardı başından. Niyeti, kasketini tatlılarla şekerlemelerle dolu bacaklı sehpanın üzerine fırlatmaktı.

  Tam bu sırada, arkadan uzanan biri elini yakaladı. Erkeksi bir sesti:

  --Ne yapmak niyetindesin? diye sordu.

  Gereb, dönüp baktı. Boka, arkasındaydı.

  --Niyetin ne? diye sordu Boka yeniden. Yumuşak, ağırbaşlı bir tavırla Gereb'in yüzüne baktı.

  Gereb, eğiticisinin keskin bakışlarını üzerinde duyan bir arslan gibi homurdandı önce, sonra yatıştı, sustu .Kasketini yeniden başına geçirip omuz silkti.

  Boka hafif bir sesle,

  --Adamı rahat bırak, dedi. Yürekli olmak hoşuma gider,ama böylesi saçma. Gel benimle.

  Gereb'e elini uzattı. Eli mürekkep içindeydi. Mürekkep hokkası, içindeki koyu mavi mürekkebi rahat rahat Boka'nın cebine sızdırmış, Boka da olan bitenden habersiz, elini cebinden çekip çıkarmıştı. Pek de üzerinde durmadılar bunun. Boka elini duvara sürerek temizledi.

  Boka, Gereb'in koluna girdi, aşağıya doğru yürüdüler.Cakacı küçük Çele geride kalmıştı. Geri püskürtülmüş bir asinin üzüntüsü içinde, kısık bir sesle İtalyana şöyle dediğini duydular:

  --Eh, madem bundan böyle ne alırsak iki lira, bana iki liralık kozhelva ver bakalım.

  Bunu söylerken bir yandan da küçük, yeşil para cüzdanına el atmıştı. İtalyan gülümsüyor, yarın fiyatı üç liraya çıkarsam nasıl olur acaba, diye düşünüyordu belki de. Hayal kurmak diye buna denirdi işte. Tek bir altının yüz altın değerinde olduğunu düşünmek gibi bir şey. Helvacı; satırını kozhelvanın üzerine indirip kestiği parçayı bir kağıda sardı.

  Çele kötü kötü baktı helvacıya.

  --Bu ne yahu? Eskiden verdiğinden de az bu!

  İşleri yolunda giden İtalyan, işi iyice yüzsüzlüğe vurdurmuştu artık. Sırıtarak karşılık verdi:

  --Ee, daha pahalı demek, daha az demektir.

  Sonra, yeni bir müşteriden yana döndü. Bu yeni müşteri alacağı dersi öğrenmiş, iki lirayı avucunda hazırlamıştı bile.

  Helvacı, küçük satırını beyaz helva topağına indirdi.Satırı kullanırken, masallardaki cellatlardan farkı yoktu.Hani o masallarda küçücük baltalı cellatlar vardır, küçücük adamların ceviz büyüklüğündeki kafalarını uçururlar.İşte tıpkı onları andırıyordu helvacı.

  --Sakın ha, dedi Çele, yeni müşteriye, ondan helva alma  sakın, soyguncunun biri o.

  Bir çırpıda elindeki kozhelvayı ağzına tıktı. Kozhelvanın hemen hemen yarısı kağıda yapışıp kalmıştı. Gerçi koparılamazdı kağıttan, ama yalanarak pekala yenirdi.

  --Beni bekleyin! diye seslenip ötekilerin ardından koştu.

  Köşebaşında yetişti çocuklara, bir yan sokağa saptılar.Ortalarında Boka, kol kola yürüyorlardı. Boka her zamanki gibi sakin ve ciddi haliyle birşeyler anlatıyordu. Boka on dört yaşlarındaydı. Yüzünde erkeksi hatlar belirmemişti daha. Ama konuşmaya başladı mı, yaşından birkaç yaş daha büyük görünürdü. Derinden gelen tatlı bir sesi vardı. Saçma konuştuğu olmazdı. Budalaca şakalardan da pek hoşlanmazdı. Tartışmalardan uzak dururdu. Boka'yı hakem yapmak istediler mi, kaçmanın bir yolunu bulurdu o. Gereken yargı verildikten sonra, taraflardan birinin küseceğini biliyordu, üstelik bu küskünlük çoğunlukla hakeme yöneliyordu. Yalnız iş çığrından çıkıp kavga büyür, öğretmenlerin işe karışacağı anlaşılırsa, Boka araya girer, ortalığı yatıştırırdı. İşte o zaman, arabulucuya kızan ya da küsen olmazdı. Uzun sözün kısası Boka aklı başında bir çocuktu. Hayatta çok ileri gidemeyecek bile olsa, her zaman namuslu ve onurlu bir insan olarak kalacaktı.

  Eve gitmek için artık Köztelek Sokağına sapmaları gerekiyordu.Bu küçük sessiz sokak, ilkyaz güneşi altında tatlı bir havaya bürünmüştü. Sokağın bir yanına kurulmuş olan tütün fabrikasından hafif hafif homurtular geliyordu. Köztelek Sokağında iki kişi gördüler. Yolun ortasında  durup bekleyen iki kişi. Biri, güçlü kuvvetli Çonakoş, öteki de küçük, sarışın Nemeçek'ti.

  Kol kola girmiş üç arkadaşının yaklaştığını gören Çonakoş, iki parmağını sevinçle ağzına sokup, tren düdüğünü andıran bir ıslık çaldı. Bu ıslığı çalmak ona vergiydi. Dördüncü sınıftakilerden hiçbiri öykünemiyordu ona. Dördüncü sınıf şöyle dursun, tüm okulda ancak bir iki kişi vardı bu arabacı ıslığını becerebilen. Söylentiye bakılırsa, ancak kültür kolu başkanı çalabilirmiş bu ıslığı eskiden, ama dediğim gibi, o da eskiden, daha kültür kolu başkanı olmadan önce. Başkanlığa seçildikten sonra, kültür başkanının bir daha parmağını ağzına götürdüğü görülmemiş. Her çarşamba öğleden sonra kürsüde edebiyat öğretmeninin yanında oturan kültür kolu başkanı da ıslık çalacak değildi ya!

  Çonakoş, yine o tiz ıslığı çalmıştı. Çonakoş'a yaklaşan çocuklar, sokağın ortasında bir araya gelip toplandılar.

  Çonakoş, küçük Nemeçek'ten yana döndü:

  --Onlara anlatmadın mı daha?

  --Hayır.

  --Neyi anlatacaktı? diye sordu ötekiler hemen.

  Çonakoş, küçük sarışının yerine,

  --Dün müzede yine, el koydum yapmışlar! diye karşılık verdi.

  --Kimler?

  --Pastor Kardeşler var ya, onlar işte!

  Bunun üzerine, bir sessizlik çöktü. Şeytan geçmişti sanki.

  Bu derin sessizliğin nedenini anlamak için el koydum deyiminin ne anlama geldiğini bilmek gerekir. Bu deyimin Budapeşte okul çocukları için önemli bir anlamı ve yeri vardır. Gücü kuvveti yerinde bir çocuk, kendinden daha güçsüz çocukların mile ya da benzeri oyunları oynadığını görür ve mile, ciciali ya da misket ele geçirmek isterse, yüksek sesle el koydum!, diye bağırır. Bu deyim kullanıldı mı, gücüne güvenen çocuk mile, ciciali ve bu misketi savaş ganimeti diye ilan etmiş ve onları almasına engel olunursa, kuvvet kullanacağını açıklamış sayılır. Kısacası, el koydum demek, bir bakıma savaş ilan edildi demektir.Aynı zamanda, kuşatmalarda başvurulacak zorbalığın, kaba kuvvetin, yumruk hakkının, korsan egemenliğinin kısa yoldan özetlenmesi anlamını da taşır.

  Söze ilk başlayan Çele oldu. Dehşete kapılarak,

  --Ne? dedi, el koydum mu yapmışlar?

  Küçük Nemeçek işin önemini anlamış gibi,

  --Yaptılar ya, diye karşılık verdi.

  Derken, bu kez de Gereb köpürdü:

  --Buna daha fazla göz yumamayız artık. Bir çaresine bakmalıyız diyorum, ama Boka baştan savıyor hep. Gerekeni yapmazsak bizi dövmeye kalkacaklar.

  Sevinç ıslığını çalmak isteyen Çonakoş, iki parmağını ağzına götürdü. Hele bir ayaklanma söz konusu olsun, Çonakoş dünden hazırdı. Ne var ki, Boka sıkıca tutup indirdi Çonakoş'un elini.

  --Kulaklarımızı sağır edeceksin, dedi. Sonra, ufaklık Nemeçek'e dönüp, ciddiyetle sordu:

  --Sen iyice bir anlatsana bakayım. Nasıl olmuş?

  --Şey işte, el koydum yapmışlar.

  --Peki ne zaman?

  --Dün öğleden sonra.

  --Nerede?

  --Müzede.

  Müzenin bahçesini böyle adlandırıyorlardı.

  --Şimdi ayrıntılarıyla anlat bakalım. Onlara karşı harekete geçmeden önce bütün gerçeği bilmemiz gerekir.

  Böylesine bir olayda kendisine en önemli görevin düştüğünü anlayan küçük Nemeçek, çok heyecanlanmıştı. Sık rastlanır bir şey değildi bu. Aslında çocukların gözünde Nemeçek ha var ha yoktu. Aritmetikteki sıfır gibi bir şeydi yani. Hiç kimse üzerinde durmazdı Nemeçek'in. Önemsiz, sıska, küçük bir oğlandı işte, hepsi o kadar...

  Bütün bunlardan ötürü, kurbanlık koyundan farkı yoktu. Nemeçek anlatmaya, ötekiler de baş başa verip dinlemeye koyuldular.

  --Şöyle oldu, dedi Nemeçek. Öğle yemeğinden sonra müzenin bahçesindeydik. Vays, ben, Rihter, Kolnay, bir de Barabas. Önce Esterhazy Sokağında, top oynamak niyetindeydik.Ama top liseli çocukların olduğu için oynatmazlardı bizi. Barabas da; Hadi çocuklar, dedi, biz de müzeye gidip mile oynayalım öyleyse. Kalkıp müzeye gittik.Duvar dibinde mile oynamaya başladık. Her birimiz bir misket yuvarlıyor, kimin misketi daha önce yuvarlanan misketi vurursa, milelerin hepsini topluyordu. Sıraya girip misketleri yuvarlıyorduk. Duvar dibinde hemen hemen on beş mile toplanmıştı. İki de ciciali vardı aralarında. Oyunun ortasında Rihter, birden bağırıverdi: Kesin çocuklar, oyunu kesin, Pastor Kardeşler geliyor! Gerçekten de tam bu sırada Pastor Kardeşler köşeyi dönmüşlerdi. Elleri ceplerinde, başları önlerine eğilmiş, geliyorlardı.Öyle de yavaş yürüyorlardı ki, kanımız dondu iliklerimizde.Ne yapsak boşunaydı, beş kişiydik, ama boşuna, o ikisi öyle kuvvetlidir ki, on kişiyi haklayabilirler. Hem beş kişi olduğumuzu da hesaba katmamalı. Tehlike baş gösterdi mi, Kolnay'ın tabanları yağlayacağı, Barabas'ın da onu
izleyeceği kesindi. Kala kala üç kişi kalacaktık yani. Hem, belki ben de yağlardım tabanları, geriye iki kişi kalırdı.Beşimiz birden kaçsak bile bir şey değişmezdi. Pastorlar, o çevrenin en hızlı koşucularıdır. Bunu herkes bilir. Kaç kaçabilirsen,nasıl olsa yetişirlerdi bize. Pastorlar, dediğim gibi, geldiler işte; yaklaştılar, yaklaştılar ve iyice yaklaşıncaaz ötemizden milelere göz diktiler. Dönüp Kolnay'a: Bana bak, dedim, bunlar bizim milelere göz koydu. Vays en akıllımız ya, durumu kavradı hemen. Çocuklar, dedi, bu işin sonu el koydumdur! Oysa ben, kendi kendime diyordum ki, biz bunlara bir kötülük etmedik, herhalde onlar da bize kötülük etmez. Önce bir şey de yapmadılar zaten. Öylece dikilip oyunumuza baktılar. Kolnay kulağıma: Bana bak Nemeçek, diye fısıldadı, oyunu kessek iyi olacak. Öyle ya, senin işine gelir elbette, dedim ben de ona. Attın, bir şey vuramadın nasıl olsa. Sıra bende şimdi.Kazanırsam bırakırız oyunu! Tam bu sırada Rihter bilyesini fırlattı, ama hem korkudan eli titrediği için, hem de gözü Pastorlarda olduğundan, vuramadı elbette. Pastorlar bana mısın demiyor, elleri ceplerinde, öyle dikilip duruyorlardı.
Sıra bendeydi. Nişan aldım ve vurdum. Bütün mileleri kazanmıştım. Tam mileleri topluyordum ki –aşağı yukarı, otuz mile vardı-- Pastor Kardeşlerin küçüğü şöyle bir ileri fırlayıp, el koydum! diye bağırdı bana. Doğrulunca bir de ne göreyim, Kolnay ile Barabas tabanları yağlamışlar bile, Vays da duvara yaslanmış, suratı kül gibi.Rihter'e gelince, o da kaçsın mı kaçmasın mı diye düşünüyor.Hele bir doğru yolu deneyeyim diye düşündüm: Rica ederim, dedim, buna hakkınız yok! Ama Pastor'ların büyüğü çoktan işe koyulmuş, mileleri cebe indirmeye başlamıştı bile. Küçüğü de göğsümden iteleyip: Yoksa duymadın mı! diye bağırdı. El koydum, dedik ya demin. Suspus olup kaldım elbette. Vays duvar dibinde ağlıyor, Kolnay ile Barabas da köşeden başlarını çıkarmışlar, ne oluyor diye bakıyorlardı. Pastor Kardeşler bütün mileleri toplayıp, hiç ses etmeden çekip gittiler. Olan biten bu işte.

  Gereb öfkeyle,

  --Olur şey değil, diye söylendi.

  --Düpedüz eşkiyalık denir buna, dedi Çele.

  Çonakoş, durumun gergin olduğunu belirtmek istercesine ıslığı bastırdı. Boka sessiz, sakin durmuş düşünüyordu. Hepsinin gözleri ondaydı. Arkadaşlarının aylardır yakındıkları, ama kendisinin bir türlü ciddiye almadığı bu işe şimdi ne diyecekti bakalım? Heyecanla bekliyorlardı. Bu büyük haksızlığın Boka'yı da çileden çıkardığı belliydi. Hafif bir sesle,

  --Önce öğle yemeklerimizi yiyelim hele, dedi, sonra arsada buluşuruz, enine boyuna konuşuruz durumu. Bence de, olur şey değil!

  Hepsinin hoşuna gitti bu. Şu anda Boka'yı çok sevimli buluyorlardı. Ona sevgi duyuyorlardı. Zeka fışkıran bakışlarını, savaş ateşini yansıtan pırıl pırıl kara gözlerini dikkatle izliyorlardı. Geç de olsa kafası kızdığı için, şu anda Boka'yı bir güzel kucaklayabilirlerdi.

  Çocuklar evin yolunu tutmuşlardı. Bir yerden neşeli bir çan sesi geliyordu. Güneş ısıtıyordu. Her şey sevinç içindeydi ve güzel görünüyordu. Büyük olaylar karşısındaydılar.
Hepsinin içinde bir şey yapmanın ateşi tutuşmuştu, hepsi de; Ne olacak acaba? sorusunun heyecanı içindeydiler. Çünkü Boka; Bir şey olacak dedi mi, o şey olurdu gerçekten.

  Ülbi Caddesine doğru yürümeye başladılar. Çonakoş'la Nemeçek arkada kalmıştı. Boka dönüp baktığında, ikisi de tütün fabrikasının pencerelerinden birinin önünde duruyorlardı. İnce tütün tozu, kalın sarı bir tabaka halinde kaplamıştı pencere kenarını.

  --Enfiye derler buna, enfiye! dedi Çonakoş, ünlü ıslığını çalıp sarı tozdan bir tutam aldı, burnuna çekti.

  Küçük maskara Nemeçek kıkır kıkır gülmesin mi. O da bir tutam tütün tozu alıp incecik parmağının ucundan burnuna çekti. Hepsi de bu keşiflerinden sevinçli, hapşıra hapşıra yollarına devam ettiler. Çonakoş, top gibi gürlüyordu hapşırırken. Ufaklık sarı oğlana gelince, onun hapşırması öfkeli bir tavşanın sızlanmasıydı, o kadar. Bir yandan hapşırıyor, bir yandan gülüyor, sevinç içinde koşup duruyorlardı. Öylesine bir coşkuydu ki bu, o sakin ve ciddi Boka'nın bile, olur şey değil diye nitelendirdiği büyük haksızlığı
unutmuş gibiydiler.

 

 

 


:::::::::::::::::

  İKİNCİ BÖLÜM

  Arsa... Ey dağlarda, ovalarda yaşayan, bir adımda ucu bucağı görünmez tarlalara ulaşabilen güçlü, kuvvetli, sağlıklı çocuklar! Siz ki, güzelim mavi göğün altında yaşamaya,
sonsuz uzaklıklara alışkınsınız. Siz ki, koca apartman blokları arasında sıkışık yaşamak zorunda değilsiniz. Büyük kent çocuğu için, boş bir arsa ne demektir bilebilir misiniz? O çocuklar için arsa, ova demek, kır demek, bozkır demektir. Çürük tahta perdelerle, göklere yükselen apartmanlarla sınırlanmış küçücük bir toprak parçası, o çocuklar için sonsuzluk ve özgürlük demektir. Pal Sokağındaki o Arsada bu gün dört katlı bir apartman yükselmektedir. O Arsa, vaktiyle bir sürü çocuk için mutluluk demekti. Bu gerçeği Arsanın üzerine dikilmiş apartmandaki kiracıların bir teki bile bilmiyordur.

  O sıralarda Arsa, bütün arsalar gibi, bomboştu. Pal Sokağı boyunca uzanan bir tahta perde vardı. Sağda, solda yüksek yapılar, arkada... arkada ise, Arsayı ilginç kılan, ona olağanüstü özellik kazandıran bir şey vardı. Evet, büyük bir toprak parçası, arkada Arsa ile birleşiyordu. Bu toprak parçasını, bir buharlı bıçkı firması kiralamıştı. Boydan
boya odun istifleri yer alıyordu orada. Odunlar, dörtgen bloklar biçiminde üst üste yığılmıştı. Aralarından küçük yollar geçiyordu. Tıpkı insanı şaşırtan dolambaçlı yerler
gibi. Bu suspus olmuş ve karanlık odun yığınları arasında birbiriyle kesişen tam elli, altmış daracık sokak. Bu keşmekeş içinde yolunu bulabilmek her babayiğidin harcı
değildi. Zar zor da olsa bir yolunu bularak odun yığınından sıyrılıp çıkıldı mı, küçük bir alana ulaşılırdı. Bu alanın ortasında garip, esrarlı, küçük bir yapı vardı. Buharlı
bıçkı makinesi, o küçük yapının içindeydi. Yazları bütün bu yapıyı çepeçevre sarıp sarmalayan asmanın yeşil yaprakları arasından uzanmış ince, kara bir baca, masmavi
gökyüzüne düzenli aralıklarla bembeyaz bir buhar püskürtürdü.

  O küçük yapının önünde büyük odun arabaları dururdu.Bu arabalardan biri, zaman zaman saçak altına yanaşır, aradan çok geçmeden, bir gürültü kopardı. Bıçkı evinin
damı altında küçük bir pencere vardı. Tahtadan bir oluk uzanırdı o pencereden. Araba pencerenin altına yanaştı mı, oluğun içinden parça odunlar hızla dökülürdü.
Hem de öyle bir hızla ki, oluktan yağmur suyu akıyor sanılırdı. Araba tepeleme odun dolunca, arabacı bir şey söylerdi. O zaman bacanın puflaması kesilir, küçük bıçkı evine
bir sessizlik çökerdi. Derken, arabacı atlarını dehler, araba yola koyulurdu. Sıra gelirdi öbür boş ve aç gözlü arabaya . Kara demir baca yeniden buhar püskürtmeye başlardı. Ve
oluktan yine odunlar dökülürdü. Yıllardır böyle sürüp gidiyordu bu iş. Küçük bıçkı evindeki bıçkı ne kadar odun biçerse biçsin, koca koca arabalar hep yeniden odun getiriyordu. Büyük avludaki odun yığınları eksilmediği gibi, buharlı bıçkı da gıcırtısını kesmiyordu. Küçük bıçkı evinin önünde, güdükleşmiş bir iki dut ağacı dikiliydi. Bu ağaçlardan birinin yanıbaşında da küçücük bir tahta kulübe uydurulmuştu. Bekçi Yano, bu kulübede oturur, geceleri çalmasınlar ya da tutuşturmasınlar diye, odunları beklerdi.

  Kent çocukları için yeryüzünde bundan daha uygun bir oyun alanı düşünülemezdi. Kızılderili oyunları için, daha elverişli bir yer olabileceği akıllarının köşesinden bile
geçmiyordu. Pal Sokağındaki bu Arsa harikaydı doğrusu. Arsa, Amerika'daki otlakların yerini tutuyor, öbür bölüm, yani odun deposu da, bambaşka bir dünya oluşturuyordu.
İsterlerse kent, isterlerse orman, dağlık ya da kayalık, kısacası o gün oynayacakları oyuna göre değişen bir dünya...

  Odun deposunun savunmadan yoksun bırakılmış bir yer olduğunu sanmayın sakın. Odun yığınlarının tepesinde kaleler mi istersiniz, siperler mi? Hangi noktasının
sağlamlaştırılacağına Boka karar verir, Çonakoş ile Nemeçek  de siperleri yaparlardı. Dört ya da beş noktada kaleler kurulmuştu. Her kalenin bir komutanı vardı. Sonra, yüzbaşılar,
üsteğmenler, teğmenler. Hepsi birden bir ordu oluşturuyordu. Erlere gelince, ne yazık ki er olarak tek bir kişi vardı ancak. Bütün bir ordunun yüzbaşıları, üsteğmenleri,
teğmenleri sadece tek bir kişiye buyruk veriyorlar, tek bir eri cezalandırıyor, bu tek eri tutukluyorlardı.

  Bu biricik erin Nemeçek, ufaklık sarışın Nemeçek olduğunu anlamışsınızdır herhalde. Yüzbaşılar, üsteğmenler, teğmenler Arsada yüz kez de karşılaşsalar, içten bir şekilde
selamlaşırlardı. Şöyle elleriyle kasketlerinin kenarına bir dokunur, --selam-- derlerdi sadece.

  Ama, Nemeçek öyle mi ya? Zavallı Nemeçek bir subayla karşılaşınca hemen esas duruşa geçmek, dimdik durup sert bir selam vermek zorundaydı. Yanından kim geçse
azarlamadan edemezdi Nemeçek'i.

  --Ne biçim duruş bu? Topuk bitiştir. Göğüs dışarı, karın içeri! Hazrol!

  Nemeçek, severek boyun eğerdi hepsine. Kayıtsız şartsız boyun eğmek kimi çocukların hoşuna gider. Ama çocuklar çoğunlukla buyruk vermeyi sever. Eh işte, böyledir
insanlar. Bunun içindir ki, Arsadaki çocukların tümü subayken, sadece Nemeçek acemi erdi içlerinde.

  Öğleden sonra saat üç sıralarında Arsada kimsecikler yoktu. Bekçi kulübesinin önüne serilmiş çulun üzerine uzanmış olan bekçi Yano, mışıl mışıl uyuyordu. Yano hep
gündüzleri uyur, geceleri odun istiflerinin arasında dolaşır, kalelerden birine tırmanır, gökteki ay'ı seyre dalardı. Buharlı bıçkı gıcırdıyor, küçük kara baca bembeyaz dumanlar
püskürtüyor, parça tahtalar kocaman arabanın içine dökülüyordu.

  Saat üçe birkaç dakika kala, Pal Sokağına bakan kapı açıldı, Nemeçek içeri girdi. Cebinden bir parça ekmek çıkarıp önce çevresine bir bakındı. Daha kimsenin gelmediğini
görünce, ekmeğini rahat rahat yemeye başladı. Ama daha önce kapıyı dikkatle sürgülemeyi de unutmadı. Arsada uygulanan yasalar gereğiydi bu. Hem de yasanın en önemli
maddelerinden biri. İçeri girerse, ardından sürgülemek zorundaydı kapıyı. Bu konuda hele bir dikkatsizliği görülsün, cezası kalede tutuklu kalmaktı. Çünkü Arsada tam
bir ordu disiplini uygulanıyordu.

  Bir taşın üzerine ilişen Nemeçek, bir yandan ekmeğini yiyor, bir yandan da ötekilerin gelmesini bekliyordu. Büyük olaylara gebe bir gündü. Havada bile büyük olayların
kokusu vardı. Arsanın üyelerinden biri olmaktan büyük gurur duyuyordu Nemeçek. Pal Sokağı çocuklarının ünlü birliğine üye olmak az şey miydi? Ekmeğini yedikten
sonra, can sıkıntısından kurtulmak için, odun istiflerinin arasında dolaşmaya başladı. İstifler arasındaki küçük yollardan birinde, ansızın Yano'nun kara köpeği çıktı karşısına.

  --Hektor! diye candan bir sesle seslendi köpeğe.

  Ama Hektor, bu candan çağrıya karşılık veremeyecek kadar keyifsizdi. Şöyle kısa yollu bir kuyruk sallamakla yetindi. Bizler de, tam bir selam vermek yerine bazan şapkamızın
kenarına dokunuruz. İşte, köpeklerde de kuyruk sallamak aynı anlamdadır. Hektor, bir yandan koşarken, bir yandan da havlıyordu. Nemeçek ardından seğirtiverdi hemen.
Bir odun istifinin dibinde duran Hektor şimdi daha öfkeli havlıyordu. Çocukların, üstünü kuvvetlendirdikleri bir odun istifiydi bu. En yukarısında parça tahtalardan bir göğüs siperi yapılmıştı. İnce bir sopanın ucunda da kırmızı—yeşil küçük bir bayrak dalgalanıyordu. Hektor odun istifine doğru atılıyor, aralıksız havlıyordu.

  Nemeçek, sıkı fıkı dostu olan Hektor'a,

  --Nen var canım, ne oluyorsun? diye sordu. Bu sıkı fıkı dostluğun nedeni Hektor'un kendisi gibi, ordunun rütbesizlerinden olmasıydı belki.

  Nemeçek başını kaldırıp kaleye baktı. Kimsecikler görünmüyordu. Ama birden, parça odunların arasında bir şeyin kıpırdamakta olduğunu hissetti sanki. Kaleye tırmanmaya
başladı. Yarı yola ulaştığında, yukarda birisinin, odunlardan birini yerinden oynatmakta olduğunu duydu. Küt küt atıyordu yüreği, geri dönse ne iyi olurdu aslında. Ama aşağıya bakıp Hektor'u görünce, yeniden yüreklendi.

  --Korkma Nemeçek, dedi kendi kendine. Dikkatle tırmanmayı sürdürdü. Her basamağı arkada bıraktıkça, kendini yeniden yüreklendiriyor, durmadan tekrarlıyordu:
Sakın korkma Nemeçek, korkma sakın!..

  Artık tepeye ulaşmıştı. Son bir kez daha: Korkma Nemeçek, deyip, kalenin göğüs duvarını aşmak üzere adımını atıyordu ki, ayağı havada asılı kaldı korkudan, Aman
Tanrım!

  Can havliyle apar topar aşağı indi. Yüreği ağzına gelmişti. Yukarıya, kaleye baktı. Orada, en yukarda, bayrağın yanında, sağ ayağını kale duvarına dayamış Ferenç
Atş, dimdik duruyordu. Baş düşmanları, amansız Ferenç Atş! Botanik Bahçesi çocuklarının önderi Ferenç Atş! Bol, kırmızı gömleği rüzgarda dalgalanıyordu. Dudaklarında o alaycı gülümsemesiyle, hafif bir sesle zavallı Nemeçek'e
seslendi:

  --Korkma Nemeçek!

  Nerdee!.. Çoktan korku sarmıştı Nemeçek'in içini. Nemeçek tabanları yağladı. Hektor da ardından. Odun yığınlarının arasından koşarak Arsaya döndüler. İlkyaz rüzgarı, Ferenç
Atş'ın alay eder gibi; Korkma Nemeçek! diye bağırışını arkalarından onlara ulaştırmaya çalışıyordu sanki.

  Nemeçek, Arsaya ulaşıp da dönüp arkasına baktığında, Ferenç Atş'ın kırmızı gömleği odun yığını üzerinde görünmüyordu artık. Ama, kalenin burcundaki bayrak da yok olmuştu. Çele'nin kızkardeşinin diktiği kırmızı--yeşil küçük bayrağı, Ferenç Atş alıp gitmiş
olmalıydı. Acaba odun yığınları mı saklıyordu Ferenç'i? Yoksa hemen bıçkı atölyesinin yanındaki Maria Sokağına mı çıkmıştı? Sakın iki arkadaşıyla, şu Pastor Kardeşlerle
birlikte herhangi bir yere saklanmış olmasındı.

  Pastor Kardeşlerin de burada olabilecekleri düşüncesi Nemeçek'in içini ürpetti. Pastor Kardeşlerle karşılaşmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordu artık. Ferenç
Atş'ı bu kadar yakından ilk kez görmüştü. Ondan korkmuştu korkmasına, ama doğrusu hoşuna da gitmişti. Geniş omuzlu, esmer bir oğlandı, kırmızı gömlek de pek yakışmıştı
ona. Öyle bir gömlekti ki, Ferenç'e savaşçı havası veriyordu. Botanik Bahçesi çocukları, önderlerine benzemek için hep kırmızı gömlek giyerlerdi.

  Tahta perdenin kapısına, düzenli aralıklarla dört kez vuruldu. Nemeçek, rahat bir soluk aldı. Bu, Pal Sokağı çocuklarının parolasıydı. Nemeçek, sürgülü kapıyı açtı.
Gelenler, Boka, Çele ve Gereb'di. Nemeçek, korkunç haberi vermek için zor tutuyordu kendini. Ama, sıradan bir er olarak, üsteğmenleri ile yüzbaşısına ne borçlu olduğunu
da unutmamıştı. Onun için, hemen hazır ol durumuna geçip dimdik durarak selam verdi.

  --Selam! Yeni bir haber var mı? diye sordu çocuklar.

  Derin bir soluk alan Nemeçek, bütün olan biteni bir çırpıda sayıp dökebilse ne iyi olurdu.

  --Korkunç? diye bağırdı.

  --Korkunç olan ne?

  --Müthiş bir şey. İnanmayacaksınız.

  --Peki, ama ne?

  --Ferenç Atş buradaydı.

  Çocuklar şaşakaldılar. Yüzleri ciddileşmişti.

  --Olamaz, dedi Gereb.

  Nemeçek elini kalbine götürdü.

  --Vallaa!

  --Yemin etme! diyen Boka, sözlerine ağırlık verebilmek için komutu bastırdı: Hazrol!

  Nemeçek topuk vurdu. Boka yanına yaklaştı.

  --Neler gördün? Tekmil ver bakayım.

  --Yollar arasında dolaşırken köpeğin havladığını duydum, diye tekmil vermeye koyuldu Nemeçek. Köpeğin ardından gidince, orta kalede bir takırtı duydum. Kaleye tırmandım.
Ferenç Atş, kırmızı gömleği sırtında, oradaydı.

  --Yukarda mı duruyordu yani? Kalede mi?

  --Evet.

  Ufaklık sarışın oğlan, yemin etmek üzereydi. Elini havalandırmıştı bile, ama Boka'mn sert bakışıyla karşılaşınca, kolunu indirip devam etti:

  --Bayrağı da alıp gitti.

  --Bayrağı mı?

  --Evet.

  Dördü birden ileri atıldılar. Nemeçek en arkadaydı. Hem rütbesiz olduğu için, hem de Ferenç Atş hala odun yığınları arasındadır diye düşündüğü için. Kale önüne varınca
durdular. Gerçekten de, bayrak görünmüyordu. Direği de yoktu. Herkes sinirliydi. Yalnız Boka sakindi. Çele'den  yana döndü Boka.

  --Kızkardeşine söyle, bir bayrak daha diksin bize, sabaha hazır olsun.

  --Başüstüne, ama yeşil kumaşı kalmamış sanırım.

  Boka sakin bir sesle sordu:

  --Beyaz kumaşı var mı?

  --Var.

  --Öyleyse kırmızı--beyaz bir bayrak diksin bize. Bundan böyle bayrağımız kırmızı--beyaz olacak.

  İş çözülmüş oluyordu böylece.

  Gereb, Nemeçek'e seslendi:

  --Er Nemeçek!

  --Buyur!

  --Yasamızın maddelerini değiştirirsin yarın. Rengimiz kırmızı--yeşil değil, kırmızı--beyaz olacak artık.

  --Başüstüne üsteğmenim.

  Gereb, başından savarcasına dimdik duran sarışın oğlana
şöyle bir el salladı.

  --Rahat!

  Küçük sarışın, rahata geçti. Kaleye tırmanan çocuklar, Ferenç Atş'ın bayrak direğini kırmış olduğunu gördüler. Direk, bir çiviyle çakılmıştı kale burcuna. Kırılan direkten
arta kalan küçük parça ise hala yerinde duruyordu.

  --Haayt, hooo! Haaayt, hooo!

  Pal Sokağı çocuklarının parolasıydı bu. Anlaşılan ötekiler de gelmiş, onları arıyorlardı şimdi.

  --Er Nemeçek! diye seslendi Çele.

  --Buyur!

  --Çocuklara karşılık ver!

  --Başüstüne teğmenim.

  Nemeçek iki elini huni gibi yapıp, ince çocuk sesiyle bağırdı:

  --Haaayt, hooo! Haaayt, hooo!

  Sonra, kaleden inip Arsaya yöneldiler. Ötekiler de gelmişti. Çonakoş, Vays, Kolnay ve bir iki kişi daha. Boka'yı görünce esas duruşa geçtiler. Eh Boka komutanlarıydı ya.

  --Selam! diyerek selamladı Boka.

  Kolnay, topluluktan ayrıldı.

  --Biz geldiğimizde kapıyı sürgülü bulmadığımızı arz
ederim. Yasamız uyarınca kapının sürgülü olması gerekir.

  Boka, adamlarına sert sert baktı. Onlar da aynı biçimde Nemeçek'e baktılar. Nemeçek elini kalbine götürmüş, kapıyı açık bırakmadığı üzerine yemine hazırlanmıştı bile.
Boka, daha atik davranıp sordu:

  --En son kim girdi içeri?

  Sessizlik. Hiçbiri sonuncu olarak girmemişti içeri. Bir an hepsi suspus olup kaldılar. Derken, Kolnay karşılık verince, Nemeçek'in yüzü aydınlandı.

  --En son giren yüzbaşımdı.

  --Ben mi? diye sordu Boka.

  --Evet, yüzbaşım.

  Boka, şöyle bir düşündü.

  --Haklısın, dedi. Gerçekten de kapıyı sürgülemeyi ben unuttum. Adımı kara deftere geçirin, üsteğmenim.

  Bunu söylerken Gereb'den yana dönmüştü. Gereb cebinden kara kaplı küçük bir not defteri çıkardı, büyük harflerle YOHAN BOKA diye yazdı deftere. Neden yazdığını
unutmamak için de --kapı-- diye not düştü yanına.

  Çocukların hoşuna gitti bu. Boka dürüsttü. İnsanın kendi kendini cezalandırması, mertliğin zor rastlanır örneklerindendir. Latince dersinde bile rastlanmazdı böylesine,
hani mertliklerinden sık sık söz edilen Romalıların geçtiği Latince dersinde.

  Ama, ne de olsa Boka da insandı. Onun da zayıf yanları olacaktı elbette. Kendisini kara deftere yazdırmıştı, ama bir süre sonra, kapının açık kaldığını bildirmiş olan Kolnay'dan
yana döndü:

  --Sen de zevzeklik etmesen çok iyi olacak! Yaptığı gammazlıktan ötürü Kolnay'ın adını da deftere yaz, üsteğmen.

  Üsteğmen, korku salan o kara kaplı not defterini yeniden ele alıp Kolnay'ın adını yazdı bu kez de. Nemeçek'e gelince,
o arkalarda bir yerde durmuş, bu kez yazılmaktan nasılsa kurtuldu diye sevinçten zıp zıp zıplayacaktı neredeyse.
Kara kaplı defterde Nemeçek'in adından başka bir ada kolay kolay rastlanmazdı. Her zaman ve her fırsatta onun adı geçirilirdi deftere. Her cumartesi oturum yapan
adalet divanı hep onu yargılardı. Başka çaresi de yoktu çünkü. Rütbesiz tek er, Nemeçek'ti.

  Biraz sonra büyük toplantıya sıra geldi. Birkaç dakika içinde gerçek ortaya çıktı: Kızıl Gömleklilerin önderi Ferenç Atş, Arsanın ortasına dek ilerlemeyi göze almış,
orta kaleye tırmanmış ve bayrağı alıp götürmüştü. Herkes öfke içindeydi. Heyecan uyandıran haberi hep yeni yeni ayrıntılarla dile getiren Nemeçek'in çevresine doluştu bütün
çocuklar.

  --Peki sana bir şey söyledi mi?

  --Elbette söyledi.

  --Ne dedi?

  --Seslendi bana.

  --Nasıl seslendi?

  --Nasıl olacak? Korkmuyor musun Nemeçek! Diye bağırdı.

  Tam bu sırada, esaslı bir yutkundu sarışın oğlan. Doğru haber vermediğinin farkındaydı çünkü. Öyle ya, aslında gerçeğin tersini söylüyordu. Sanki çok yürekli davranmış
da, gösterdiği yürekliliğe Ferenç Atş bile hayranlık duymuş ve sormadan edememişti: Korkmuyor musun Nemeçek?

  --Peki korkmadın mı gerçekten?

  --Ne korkacağım? Ben kaleye yaklaşınca Ferenç öbür yandan inip tabanları yağladı işte.

  Gereb sözünü kesti Nemeçek'in:

  --Doğru söylemiyorsun sen. Ferenç Atş şimdiye dek hiç kimseden kaçmamıştır.

  Boka, şöyle bir baktı Gereb'e,

  --Sen de çok güzel savunuyorsun onu, dedi.

  Gereb, tatlı bir sesle,

  --Ferenç Atş'ın Nemeçek'ten korkması pek akla yakın değil demek istiyorum, diye kendini savunmaya çalıştı.

  Bütün çocuklar gülüşmeye başladılar. Gerçekten de akla yakın değildi bu iş. Nemeçek şöyle bir gerileyip omuz silkti. Boka ortaya çıktı:

  --Çocuklar, birşeyler yapmalıyız. Bugün, nasıl olsa seçim günümüz. Tam yetkili bir başkan seçelim. Seçilen başkanın buyruklarına körü körüne uyulacağını şart koşalım.
Bu işin sonunda savaş çıkabilir. Gerçek bir savaştaki gibi, uzun süreli kararlar alabilecek biri gerekli. Er Nemeçek, ileri çık! Burada kaç kişi varsa o kadar oy pusulası kes. Herkes, başkan olmasını istediği kişinin adını pusulaya yazsın. Pusulaları bir kasketin içine atarız, en çok oy toplayan, başkan olur.

  --Yaşşaa! diye bağırdılar hep bir ağızdan. İki parmağını ağzına sokan Çonakoş, harman makinesinin düdüğünü andıran tiz bir ıslık çaldı. Not defterlerinden yapraklar koparıldı. Vays kurşunkalemini çıkardı. Pusulaları toplamak onuru, hangi kaskete tanınacak diye kavgaya tutuşanlar bile oldu. Dalaşmaya meraklı Kolnay ile Barabas, az kalsın birbirlerine giriyorlardı.

  --Barabas'ın kasketi yağlıdır, onun için uygun olmaz, diyordu Kolnay.

  Buna karşılık Barabas da, Kolnay'ın kasketinin daha yağlı olduğunu ileri sürüyordu. Hemen, yağ miktarı konusunda denemeye girişildi. Bir çakıyla iki kasketin de deri
astarını kazıdılar. Bir sonuca varılmadan, Çele, kendi küçük,kara kasketini genel çıkar adına ortaya koydu. Şapka dendi mi, Çele'nin şapkasının üstüne yoktu.

  Nemeçek pusula dağıtımına girişeceği yerde, dikkatlerin kendi üzerine çevrilmesinden yararlanarak, pusulaları kirli elinde sıkı sıkı tutup ileri çıktı. Esas duruşa geçip
titrek bir sesle konuşmaya başladı:

  --Burada, rütbesiz kalan tek görevli benim. Yüzbaşım, haksızlık olmuyor mu bu? Birliğimiz kurulduğundan bu yana herkes subaylığa yükseldi. Bir ben böyle acemi er
kaldım, önüne gelen bana buyuruyor... Her iş benden bekleniyor...sonra...

  Sözün burasında gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı.

  Çele, yukarıdan alan bir tavırla,

  --Birlikten çıkaralım bunu, dedi. Ağlıyor.

  Arkadan bir ses yükseldi:

  --Zırlıyor.

  Hep birden gülmeye başladılar. Tabii, Nemeçek daha da fenalaşıyordu. Çok üzgün olduğu için kapıp koyverdi gözyaşlarını. İçini çekerek kekeliyordu:

  --Hele... hele... kara kaplı... deftere... bakın da görün... hep... hep ben yazılırım o... o deftere... kö... köpekten... farkım yok...

  Boka, sakin bir sesle,

  --Şu ağlamayı hemen kesmezsen bizimle gelemezsin, bilmiş ol, dedi. Bebelerle işimiz yok bizim.

  Nemeçek'in bebeğe benzetilmesi etkisini gösterdi. Korkudan ödü patlayan ufaklık sarı oğlan, ağlamayı kesti hemen. Yüzbaşı, elini Nemeçek'in omzuna koydu:

  --Sıkı çalışırsan, sicilin de iyi olursa, belki mayısa subay olursun. Şimdilik er kalacaksın.

  Bu konuda görüş birliğine varılmış oluyordu böylece. Çünkü, Nemeçek hemen bugünden subaylığa yükseltilse, işin şakası kalmayacaktı. Kime buyruk vereceklerdi o zaman?

  Tam bu sırada, Gereb'in tiz sesi yükseldi:

  --Er Nemeçek, şu kalemi bir yont bakalım!

  Vays'ın Nemeçek'e uzattığı kurşunkalemin ucu, cepteki milelerden ötürü kırılmıştı. Kalemi alan er, gözleri ıslak, yüzü ağlamaklı, dimdik durup yontmaya koyuldu.
Kurşunkalemi, içini çeke çeke yonttu, yonttu... Hıncını kalemden alıyordu. İçini dolduran keder biraz daha hafifledi.

  --Kalemi... yonttum, üsteğmenim.

  Kalemi verip, derin derin içini çekti. Bu derinden gelen iç çekişlere bakılırsa, er Nemeçek şimdilik subaylığa yükselmekten vazgeçmiş görünüyordu.

  Pusulalar dağıtıldı. Herkes bir kenara çekildi. Çünkü, büyük ve önemli bir olaydı bu. Sonra, pusulaları toplayan Nemeçek, hepsini birden Çele'nin şapkasına attı. Nemeçek
şapkayı dolaştıra dursun, Barabas da Kolnay'ı dürtüyordu bir yandan.

  --Bu da yağlı ha!

  Kolnay, şapkanın içine bir göz attı. Gerçekten, hiç de utanacak halde değillerdi: Çele'nin şapkası bile böylesine yağlı olduktan sonra...

  Boka, toplanan pusulaları okuyor, okuduklarını yanında duran Gereb'e teslim ediyordu. Tam on dört pusula vardı. Sırayla okuyordu:

  --Yohan Boka, Yohan Boka, Yohan Boka, Dezider Gereb!

  Çocuklar bakıştılar. Bu sonuncusunun Boka'nın oy pusulası olduğu kesindi. Boka, incelik gösterip kendi oyunu Gereb'e vermişti. Birkaç tane Gereb daha. Böylece on bir oy Boka'ya, üç oy da Gereb'e çıktı. Gereb, tedirgin bir halde güldü. İlk kez, açıktan açığa Boka'nın karşısında yer almış oluyordu. Şu üç oy da hoşuna gitmişti doğrusu.Gelgelelim, üç oydan ikisi Boka'yı biraz incitmişti. Onu istemeyen iki kişi kim olabilir acaba, diye düşündü bir an, ama üzerinde durmadı.

  --Beni başkanlığa seçtiniz demek?

  Yaşasın! sesleri yükselirken, Çonakoş da ıslığı bastırdı. Nemeçek'in gözleri hala yaşlıydı, ama o da: Yaşa! Diye bağırmaktan geri kalmadı. Hem de büyük bir heyecanla!
Boka'yı çok severdi çünkü. Başkan bir el etti şöyle. Konuşacaktı:

  --Sağolun çocuklar, dedi. Hemen işe başlayalım. Hepimiz biliyoruz artık. Şu kızıl gömleklilerin niyeti kötü, arsamızı almak istiyorlar bizden. Dün, Pastor Kardeşler bizimkilerin milelerini çalmışlar, bugün de Ferenç Atş buralara kadar sokulmuş, bayrağımızı alıp gitmiş. Er ya da geç, bizi atmaya girişecekler buradan. Ama biz, topraklarımızı sonuna kadar savunacağız.

  Çonakoş kükremekte gecikmedi:

  --Yaşasın arsamız!

  Kasketler havaya fırlatıldı. Herkes heyecanlanmış, olanca gücüyle haykırıyordu:

  --Yaşasın arsamız!

  Güzelim bahar güneşi altındaki arsa ile odun yığınlarını bakışlarıyla okşuyorlardı sanki. Şu bir karış toprak parçasına duydukları sevgi gözlerinde ışıyordu. Sıra savaşmaya
gelince, bütün güçleriyle savaşmaya hazırlardı. Arsaya duydukları sevginin yurt sevgisinden farkı yoktu. Yaşasın Arsamız! yerine, Yaşasın yurdumuz! diye haykırmış da
olabilirlerdi.

  Boka, sözünü sürdürdü:

  --Ama onlar buraya gelmeden, biz onlara, Botanik Bahçesine gideceğiz.

  Başka bir gün olsa, çocuklar böyle yiğitçe tasarı karşısında belki de korkuya kapılırlardı. Ama, şu coşkulu anın heyecanıyla hep bir ağızdan haykırdılar:

  --Gideriz!

  Herkes gideriz diye kükreyince, Nemeçek de onlara katılmakta gecikmedi:

  --Gideriz!

  Hoş, sıra gitmeye geldi mi, nasıl olsa Nemeçek arkalarından seğirtecek, subay ceketlerini taşıyacaktı.

  Odun yığınlarının arasından, şarabı fazla kaçırdığı anlaşılan birisinin kısık sesi yükseldi:

  --Gideriz!

  Çocuklar şöyle bir baktılar. Ne görsünler? Bekçi Yano, ağzında piposu, sırıtıyor. Hemen yanıbaşında da Hektor. Çocuklar kahkahayı bastılar. Bekçi Yano da onların yaptığını yapmakta gecikmedi. Şapkasını havaya fırlatıp kükredi:

  --Gideriz be!

  Resmi işler böylece sona ermiş oluyordu. Şimdi sıra gelmişti top oynamaya. İçlerinden biri bağırdı:

  --Er Nemeçek, depoya gidip raketlerle topu getir bakalım!

  Nemeçek, depoya koştu. Odun yığınlarının altını depo diye kullanıyorlardı. Odun yığınlarından birinin altına dalan Nemeçek, topla raketleri çıkardı.

  Odun yığınının bir yanında Yano, onun yanında da Barabas ile Kolnay duruyordu. Barabas, Bekçi Yano'nun şapkasını eline almış, Kolnay'a uzatmıştı. Kolnay da yağ
denemesi yapıyordu şapka üzerinde. Bekçi Yano'nun şapkası bütün rekorları kırmıştı doğrusu.
  Boka, Gereb'e yaklaştı.

  --Üç oy da sen aldın, dedi.

  --Evet, diye karşılık verdi Gereb gururla. Ve Boka'nın gözlerine dik dik baktı.

  :::::::::::::::::

  ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

  Öbür gün ikindi vakti, stenografi dersinden sonra, savaş
planı hazırdı. Ders, saat beşte bitmiş, sokak lambaları
yanmıştı. Okuldan çıkarlarken şöyle konuştu Boka:

  --Saldıraya geçmeden önce, bizim de onlar kadar yürekli
olduğumuzu göstermemiz gerek. En yiğit iki adamımı
alıp Botanik Bahçesine gideceğim. Onların adasına kadar
sokulup şu kağıdı bir ağaca çivileyeceğiz.

  Cebinden çıkardığı kırmızı bir kağıtta kocaman harflerle
şunlar yazılıydı:

  PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI BURADAYDILAR.

  Hepsi de kağıda saygı ve gururla baktılar. Çonakoş
stenografi derslerine girmiyordu, ama içindeki merak onu
da sürüklemişti buraya.

  --Şu kağıda birkaç da ağır söz yazsak iyi olurdu bence, dedi.

  Boka, başını salladı:

  --Doğru olmaz. Bayrağımızı çalan Ferenç Atş'ın yaptığını
da yapmayacağız. Biz, onlara kendilerinden korkumuz
olmadığını göstereceğiz. Bir de, toplantılarını yaptıkları,
silahlarını sakladıkları bölgeye girebileceğimizi kanıtlayacağız.
Bu kırmızı kağıt bizim kartvizitimiz yerine geçecek.
Onlara kartvizitimizi bırakıp döneceğiz.

  Çele söze karıştı:

  --Duyduğuma göre her akşam bu saatlerde adada
toplanıp, hırsız--polis oyunu oynuyorlarmış.

  --Zararı yok. Aslında, Ferenç Atş da bizim arsada bulunacağımız
saatte geldi, bilerek geldi yani. İçinizde korkanlar varsa benimle
gelmesin.

  Ama, kimsenin korktuğu falan yoktu. Hatta Nemeçek
bile yiğitleşmişti bu konuda. Belliydi halinden. Subay
olabilmek için göze girmek istiyordu.

  Şöyle bir tafralanarak ileri çıktı.

  --Ben de seninle geliyorum.

  Okul yolunda esas duruşa geçmesi gerekmiyordu.
Ama, Arsada olsalar başkaydı, orada disiplin aranırdı.
Burada hepsi eşitti.

  Çonakoş da çıktı ileri.

  --Ben de geliyorum.

  --Islık çalmayacağına söz ver öyleyse.

  --Söz veriyorum. Yalnız... Yalnız son bir kez çalmama
izin verin.

  --Öyle olsun, hadi çal bakalım.

  Ve Çonakoş ıslığı bastı. Hem öylesine yüksek sesle ve
coşkuyla çaldı ki, sokaktan gelip geçenler dönüp bakmaktan
kendilerini alamadılar.

  --Oh, dedi Çonakoş, içimdeki bütün ıslığı boşalttım
doğrusu.

  --Sen de geliyor musun?

  Boka, Çele'ye döndü:

  --Hayır, dedi Çele, gelemem, saat altıda evde olmam
gerekiyor. Dersin kaçta bittiğini biliyor annem. Bugün geç
kalırsam, bir daha hiçbir yere bırakmaz beni.

  Bunu düşünmek bile ürkütüyordu Çele'yi. O zaman
her şeyin sonu geldi demekti. Arsanın da, üsteğmenliğin
de sonu geldi demekti.

  --Eh, sen kal öyleyse. Ben Çonakoş ile Nemeçek'i alırım
yanıma. Yarın sabah okulda öğrenirsiniz olup bitenleri.

  El sıkıştılar. Boka'nın aklına bir şey gelmişti:

  --Baksanıza çocuklar... Gereb derste yoktu bugün değil mi?

  --Yoktu.

  --Hasta falan olmasın?

  --Bilmem ki. Öğleyin birlikte gittik eve. Görünürde
hiçbir şeyi yoktu.

  Gereb'in tutumu, Boka'nın hoşuna gitmemişti. Kuşku
uyandıran bir hali vardı Gereb'in. Dün ayrılırlarken de
çok garip ve anlamlı bakmıştı yüzüne. Boka, bu toplulukta
kaldıkça, kendisinin bir baltaya sap olmayacağını düşünüyordu
belki de. Boka'yı kıskanıyordu herhalde. Gereb
kendisini daha atılgan ve gözüpek buluyor, Boka'nın sakin,
akıllı uslu halini beğenmiyordu. Kendisini, ondan üstün
gördüğü ortadaydı.

  --Eh, ne yaparsın... diye söylenen Boka, iki çocukla
birlikte yola koyuldu. Çonakoş yanıbaşında ciddi ciddi
yürüyordu.

  Nemeçek neşeliydi, mutluluk içindeydi. Sevinçten kabına
sığmadığı için sonunda Boka'dan azar bile işitti.

  --Kendine gel Nemeçek! Sirke mi gidiyoruz sanıyorsun.
Çok tehlikeli bir işe girişiyoruz. Pastor Kardeşleri bir
düşünsene!

  Pastor Kardeşlerin sözü edilince küçük sarışında şafak
attı. Aslında Ferenç Atş da dehşet saçan bir gençti,
hatta liseden kovulduğu bile söyleniyordu. Gücü kuvveti
yerindeydi. Müthiş de gözüpekti. Ama Nemeçek'in gözünde
yine de candan ve dost bir yanı vardı. Oysa, Pastor Kardeşler
öyle miydi? Onlar hep başları önlerinde gelirler, karanlık
ve iğneleyen bir bakışla bakarlardı. Esmer, güneş
yanığı olan bu iki kardeşin yüzlerinin güldüğünü gören olmamıştı.
Pastor Kardeşlerden korkulurdu. Bu bir gerçekti.

  Üç çocuk, hızlı adımlarla Ülbi Caddesi boyunca yürüdüler.
Akşam erken oluyordu. Ortalık kararmaya yüz tutmuştu.
Caddedeki sokak lambaları yanmıştı bile. Böyle alışılmamış
bir saatte dışarda olmak, çocukları heyecanlandırıyordu.
Aslında, öğle yemeğinden sonra oynarlar, bu saatlerde
çoktan evlerinde, kitaplarının başında olurlardı. Sessiz
sedasız, yan yana yürüyorlardı. On, on beş dakika sonra
Botanik Bahçesine ulaşmışlardı artık. Duvarın ardındaki
kocaman ağaçların dalları onları korkutmak istercesine
uzanmıştı. Rüzgar, körpe yapraklar arasında ıslık çalıyordu.
Derinlerden garipsi hışırtılar geliyordu. Esrarlı bir şekilde
kapalı duran büyük kapısıyla o kocaman bahçe karşılarındaydı
işte. Yürekleri ha durdu ha duracaktı. Nemeçek kapıyı çalmak
istedi.

  --Aklını mı kaçırdın sen! Bırak kapıyı çalmayı! dedi
Boka. Geldiğimizi hemen anlarlar, üzerimize gelirler sonra...
Hem nasıl olsa kapıyı da açan olmaz bu saatte.

  --Peki nasıl gireriz içeri?

  Boka, duvarı gözden geçirdi.

  --Duvardan mı atlayacağız?

  --Evet.

  --Böyle buradan. Ulbi Caddesinden mi?

  --Hayır. Bahçeyi dolaşırız. Arkadaki duvar çok daha
alçak.

  Taştan duvarın az ötede tahta perdeye dönüştüğü karanlık,
küçük bir sokağa saptılar. Tahta perde boyunca yürüyüp
tırmanmak için uygun bir yer aradılar. Sokaktaki
lamba ışığının pek etkili olmadığı bir yerde durdular.
Tahta perdenin hemen ardında büyük bir akasya ağacı vardı.

  --Buradan tırmanırsak, akasyanın yardımıyla aşağı
inebiliriz, dedi Boka. Hem ağacın üstüne çıkıp dört bir
yanı gözden geçirebiliriz. Bakalım yakındalar mı?

  Öbür ikisi de bu görüşe katılıverdi. Çonakoş eğilip
eliyle tahta perdeye yaslandı. Çonakoş'un omuzlarına çıkan
Boka, bahçeye bir gözattı. Bahçede derin bir sessizlik
vardı. Kıpırtı bile yoktu. Yakında hiç kimsenin bulunmadığına
aklı yatan Boka, el etti.

  Nemeçek, Çonakoş'a fısıldadı:

  --Kaldır onu yukarı.

  Çonakoş, Boka'yı kaldırdı. Başkan tahta perdeye tırmanırken
çürümeye yüz tutmuş tahtalar, ayaklarının altında çatırdamaya
başladı.

  --Atla, diye fısıldadı Çonakoş.

  Bir iki çatırtı daha duyuldu. Az sonra da Boka'nın boğuk
bir sesle yere düştüğü duyuldu. Onun ardından Nemeçek
tırmandı. İkisini izleyen Çonakoş da akasyaya çıkıverdi
hemen. Köy çocuğu olduğu için tırmanmak ona vergiydi.
Öbür ikisi aşağıdan sordular:

  --Bir şey görüyor musun?

  Ağacın tepesinden boğuk bir ses karşılık verdi:

  --Çok şey göremiyorum, ortalık karanlık.

  --Adayı görüyor musun?

  --Evet.

  --Kimse var mı orada?

  Dalların arasından dikkatle sağa sola eğilen Çonakoş,
çevreyi iyice gözden geçirdi.

  --Ağaçlar kapadığı için Adada görünen bir şey yok...
Ama köprüde...

  Sonra sustu, bir dal daha yukarı tırmandı.

  --Şimdi çok iyi görüyorum. Köprüde iki kişi var.

  --Öyleyse oradalar, dedi Boka hafif bir sesle. Köprüdekiler
nöbetçilerdir.

  Sonra dallar çatırdadı. Çonakoş ağaçtan indi. Üçü,
baş başa verip, ne yapacaklarını düşündüler. Görülmemek
için bir fundanın ardına gizlenip, fısıldaşmaya başladılar.

  --En iyisi, fundalar arasından kale yıkıntısına yaklaşmak,
dedi Boka. Tepenin sağında bir yıkıntı vardır, bilirsiniz.

  Orayı tanıdıklarıni belirtmek için öbür ikisi başlarını
salladılar.

  --İyi saklanırsak, fundaların arasından yıkıntıya kadar
gidebiliriz. İçimizden biri tepeye tırmanıp gözcülük
eder. Kimse yoksa, tepeden aşağı sürünürüz. Tepe, göle
çok yakındır. Göl kıyısındaki sazların arasına gizleniriz.
Sonra ne yapacağımızı orada kararlaştırırız.

  İki pırıl pırıl göz Boka'ya dikilmişti. Boka'nın her sözünü
Nemeçek ile Çonakoş, kutsal kitaptan çıkmış bir söz gibi
benimserlerdi.

  --Anlaştık mı? diye sordu Boka.

  --Evet, diye karşılık verdiler.

  --Öyleyse ileri! Arkamdan gelin. Buraları iyi tanırım.

  Bunu söyledikten sonra, alçak fundaların arasından
emeklemeye başladı. Öbür ikisi daha yeni çömelmişlerdi
ki, uzaktan keskin ve uzun bir ıslık sesi geldi.

  --Bizi gördüler, diyen Nemeçek sıçrayıp yerinden
kalktı.

  --Yat aşağı, yere yat! diye komut verdi Boka. Üçü birden
otların arasına uzandılar. Soluklarını kesip, ne olacak
bakalım diye beklediler... Gerçekten görülmüşler miydi
acaba?

  Ama gelen olmadı. Ağaçların arasında rüzgar hışırdıyordu,
o kadar.

  --Bir şey yok canım, diye fısıldadı Boka.

  Tam bu sırada, hava bir ıslık sesiyle yeniden yırtıldı.
Yine beklediler, ama gelen olmadı. Bir fundanın dibinde
duran Nemeçek, titreyerek konuştu:

  --Ağaçtan gözetlemek gerekirdi.

  --Haklısın. Ağaca çık Çonakoş!

  Çonakoş kedi gibi tırmanmıştı bile akasyaya.

  --Ne görüyorsun?

  --Köprüde kımıldayan birileri var... Dört kişi oldular
şimdi... İkisi Adaya geri döndü.

  --Öyleyse her şey yolunda, dedi Boka. Aşağı in. Islık
sesi, köprüdeki nöbetçilerin değiştirilmesiyle ilgili.

  Çonakoş ağaçtan indi. Üçü birden tepeye doğru tırmanmaya
başladılar. Büyük, esrarlı Botanik Bahçesinin
üzerinde derin bir sessizlik vardı. Ortalık kararmaya başlayıp
da çan sesi duyuldu mu, bahçedeki bütün ziyaretçiler
çekip gider, yabancı kimse kalmaz. Geri kalanlar, sadece
kötülük düşünenlerle, şu sırada yan yana yerde sürünen
ve savaşmayı amaçlayan bizim üç kafadar gibileridir.
Aralarında tek sözcük bile geçmiyordu. Böylesine önem
vermekteydiler giriştikleri işe. Doğrusunu söylemek gerekirse,
biraz korkuyorlardı da. Eh, Kırmızı Gömleklilerin
iyi silahlanmış kalesine sızmak yürek isterdi doğrusu, yürek!
Kale, küçük gölün ortasındaki Adadaydı ve iki yakayı
birbirine bağlayan tek tahta köprüyü de nöbetçiler tutmuştu.
Nöbet tutanlar belki de Pastor Kardeşlerdir, diye
düşündü Nemeçek. Aralarında cicialiler de bulunan o güzelim
renkli mileler aklına takıldı. Bütün mileleri kazandığı
sırada yükselen o uğursuz el koydum sözünü şimdi de
duyar gibi oluyor, çileden çıkıyordu.

  --Ahh! diye bağırdı Nemeçek.

  Öbür ikisi korkudan donakaldılar.

  --Ne var yahu?

  Nemeçek, diz çökmüş, parmağını yalıyordu.

  --Nen var?

  Parmağını ağzından çıkarmadan karşılık verdi Nemeçek:

  --Isırganların içine daldım galiba. Elimi daladılar.

  --Em parmağını oğlum, em! dedi Çonakoş. Kendisi
akıllı davranıp, eline bir mendil sardı.

  Böyle emekleyip sürünerek, çok geçmeden tepeye
ulaştılar. Tepenin bir yamacına küçük, yapmacık bir kale
kalıntısı oturtulmuştu. Hani zengin bahçelerinde eski kalelerin
eşlerini yaparlar ya, işte tıpkı öyle. Kocaman taşların
aralarına da yosun doldurulmuştu.

  --Kale burası işte, dedi Boka. Dikkatli olmalıyız. Kızıl
Gömlekliler sık sık gelirler buraya.

  --Bu kale de neyin nesi yahu? diye sordu Çonakoş.
Botanik Bahçesinde kaleler de olduğunu söyleyen olmadı
bize okulda.

  --Sadece yıkıntı işte. Yıkıntı olarak yapılmış aslında.

  Nemeçek'i bir gülme tuttu.

  --Peki, ama kaleyi kale olarak yapmak yok mu? Yüz
yıla kalmaz nasıl olsa...

  --Senin keyfin yerinde anlaşılan, diyerek azarladı Boka,
Nemeçek'i. Hele biraz bekle, Pastor Kardeşler birazdan
görünür, sende de şafak atar.

  Nemeçek'in suratı asılıverdi hemen. İşte böyleydi bu
sarı oğlan. Tehlikeyi hep unuturdu. İlle de birileri
hatırlatacaktı ona tehlikeyi.

  Artık, mürver fidanlarının arasından tepeye doğru tırmanmaya
başlamışlardı. Çonakoş en öndeydi. Bir aralık,
olduğu yerde kaldı. Arkasına döndü, elini kaldırdı:

  --Dolaşan biri var burada, dedi ürkek bir sesle.

  Küçük bedenlerini örten yüksek otların arasına uzandılar.
Yalnız gözleri parlıyordu karanlıkta. Kulak kesilmişlerdi.

  --Çonakoş, kulağını yere daya, diye buyurdu Boka, fısıldayarak.
Kızılderililer hep böyle dinlerler. Yaklaşan biri
varsa çok iyi duyulur böyle.

  Çonakoş, uzanıp, ot bitmemiş bir yere dayadı kulağını.
Ve birden, irkilerek doğruldu:

  --Geliyorlar, diye fısıldadı korkuyla.

  Artık, Kızılderili yöntemine başvurmadan da, birinin
fundaları hışırdattığı duyuluyordu. Kimdi bu esrarlı yaratık
acaba? İnsan mı, yoksa hayvan mıydı? Her ne olursa olsun,
üzerlerine doğru geliyordu işte. Korkudan kafalarını
bile otların arasına gömmüşlerdi. Nemeçek'in, iniltiyi
andıran incecik sesi duyuldu:

  --Ben eve gideceğim.

  Çonakoş hala elden bırakmıyordu şakayı. Kısık bir sesle,

  --Yapış yere yavrum yapış, toprak anaya sığın!

  Ne var ki, Nemeçek'in hala yürekli olmaya niyeti yoktu.
Boka, başını otların arasından kaldırıp sertçe bir çıkıştı
Nemeçek'e:

  --Er Nemeçek, sana söylüyorum, otların arasına sin
çabuk!

  Buyruk buyruktur. Nemeçek, otların arasına sindi.
Esrarlı kişi otları hala hışırdatıyordu, ama anlaşılan yönünü
değiştirmişti, üzerlerine gelmiyordu. Boka, yattığı yerden
doğrulup baktı. Bir karaltı gördü. Karaltı tepeden aşağı
iniyor, bir yandan da elindeki sopayla otları karıştırıyordu.

  --Gitti, dedi Boka. Bekçiydi herhalde.

  --Kızıl Gömleklilerin nöbetçisi mi yoksa?

  --Hayır, Botanik Bahçesinin bekçisi.

  Rahat bir soluk aldılar. Yetişkinlerden korkuları yoktu.
Müze bahçesindeki burnu et benli yaşlı harp malulüne mi
kalmıştı onlarla başa çıkmak? Yollarına devam ettiler.
Bekçi, birdenbire duruverdi olduğu yerde. Bir ses duymuştu
herhalde.

  Nemeçek kekeledi:

  --Farkımıza vardı galiba.

  İki çocuk, Boka'ya bakıp buyruğunu beklediler.

  --Yıkıntıdan içeri! diye komut verdi Boka.

  Üçü birden, uzun zamandır zar--zor tırmandıkları tepeden
aşağı indiler. Yıkıntının küçük, sivri kemerli pencereleri
vardı. İlk pencerenin demir parmaklıklı olduğunu
fark edince korktular. İkinci pencereye süründüler. Ne yazık
ki, o da parmaklıklıydı. Neden sonra taşlar arasında
bir yarık bulabildiler. Buradan içeri sızabildiler. Karanlık
bir girintinin içine saklandılar. Soluklarını tuttular. Bekçinin
gölgesi pencerelerin önünden geçti. Bekçinin, Ülbi
Caddesine bakan bahçe bölümüne doğru uzaklaşıp gittiğini
gördüler. Bekçi orada oturuyordu çünkü.

  --Şükürler olsun, diye mırıldandı Çonakoş, şükürler
olsun, bu vartayı da atlattık yavrum.

  Karanlık girinti içinde durup şöyle bir bakındılar. Hava
nemli ve ağırdı. Tıpkı gerçek bir kalenin bodrumlarındaki
gibi. Elleri ayakları ile dört bir yanlarım yokladılar.
Boka duruverdi birdenbire. Ayağı bir şeye takılmıştı. Eğilip
yerden bir şey kaldırdı. Öbür ikisi yanına yaklaştılar.
Akşamın solgun ışığı altında, yerden kaldırılan bu şeyin
bir tomahavk olduğunu gördüler. Kızılderililerin savaşırken
kullandıkları küçük baltaları vardır ya, işte onlardan
bir tanesi. Bu Kızılderili baltası, ağaçtan oyulmuş, gümüş
yaldızlı kağıtla kaplanmıştı. Karanlıkta ürkütüyordu insanı.

  --Bu balta onların, dedi Nemeçek, soluk soluğa.

  --Doğru, dedi Boka. Bir tane bulduğumuza göre daha
başkaları da olmalı.

  Ortalığı araştırmaya koyuldular. Bir köşeden yedi balta
daha çıktı. Kızıl Gömlekliler sekiz kişiydiler anlaşılan.
Sekiz kişilik bir çete. Burası da gizli silah depolarıydı.
Çonakoş baltaları savaş ganimeti olarak almak düşüncesindeydi.
İlk bu geldi aklına.

  --Olmaz, dedi Boka. Baltaları almamız doğru olmaz.
Adi bir hırsızlık olur bu!

  Çonakoş utandı.

  --Ne o yavrum, dedi Nemeçek küstahça. Sesin soluğun
çıkmıyor, dilini mi yuttun yoksa?

  Ama, Boka böğründen şöyle bir dürtünce, Nemeçek
suspus oldu.

  --Vakit kaybetmeyelim. Doğru tepeye tırmanalım yine.
Kimseler yokken Adaya çıkmak istemiyorum.

  Bu yiğit karar, serüvene yeni bir hava getirdi hemen.
Geldikleri anlaşılsın diye, baltaları sağa sola atıp dağıttılar.
Sonra, yarıktan dışarı çıkıp, eskisinden daha yürekli,
tepeye tırmanmaya başladılar. Yukardan bakıldı mı uzaklar
bile görünüyordu. Yan yana durup dört bir yanı gözden
geçirdiler. Boka cebinden küçük bir paket çıkardı. Paketin
sarılı olduğu gazete kağıdını açınca, sedefli küçük
bir dürbün çıkıverdi ortaya.

  --Çele'nin ablasının operada kullandığı dürbün, diyen
Boka, dürbünü gözlerine götürdü.

  Aslında, Ada çıplak gözle de görülebiliyordu ya neyse.
Su bitkileriyle dolu ve kıyıları sazlarla kaplı olan küçük
göl pırıl pırıldı. Adanın ağaçlarıyla fundaları arasında nokta
gibi bir ışık parıldıyordu. Bu görünüm karşısında ciddileştiler
hemen.

  Çonakoş, kısık bir sesle,

  --Oradalar, dedi.

  Nemeçek de fenerden hoşlanmıştı.

  --Bir de fenerleri var, dedi.

  Nokta halindeki ışık, Adada bir o yana bir bu yana gidip
geliyordu. Bir bakıyorsun fundalardan birinin ardında
yok oluyor, bir bakıyorsun kıyıda yeniden ortaya çıkıyordu.
Biri feneri öteye beriye taşıyordu herhalde.

  Boka, dürbünü bir an bile ayırmamıştı gözlerinden.

  --Bana kalırsa, bir hazırlıkları var, dedi. Ya da akşam
eğitimindeler. Belki de...

  Birden susuverdi Boka.

  --Eee? diye sordu öbür ikisi merakla.

  --Allah Allah, dedi Boka. Feneri taşıyan çocuk...

  --Kimmiş?

  --Tanıdığım biri gibi geldi bana. Sakın...

  Daha iyi görebilmek için yüksekçe bir yere çıktı.
Ama, o arada fener ışığı da bir çalılığın ardında yok
olmuştu. Boka dürbünü indirdi.

  --Yok oldu, dedi, hafif bir sesle.

  --Kimdi peki?

  --Onu söyleyemem. Çok iyi göremedim, daha iyi göreceğim
sırada yok oldu ortadan. Güvenli olmadıkça hiç
kimseyi suçlamak istemem.

  --Yoksa bizimkilerden biri mi?

  --Korkarım öyle, dedi Başkan üzüntüyle.

  --Ama buna adıyla sanıyla ihanet derler! diye bağırdı
Çonakoş. Ses çıkarmamak gerektiğini unutmuştu.

  --Kes sesini! Oraya varınca anlarız nasıl olsa. O zamana
kadar sabırlı olman gerek.

  Şimdi bir de merak sürüklüyordu onları. Fenerli karaltıyı
kime benzettiğini söylemek istemiyordu Boka. Kendi
kendilerine falanca ya da filancadır diye görüşler öne
sürüyorlardı, ama elde yeterli kanıt yoktu. Hiç kimse kanıtsız
suçlanamayacağı için, Boka bu konuda tartışmayı yasakladı.
İyice sinirlenmişlerdi. Tepeden aşağı inip, otların
arasından sürünmeye devam ettiler. Ellerine diken mi batmış,
ellerini ısırgan otu mu dalamış, sivri taşlar mı yaralamış,
hiç aldırdıkları yoktu. Aceleleri vardı artık. Küçük esrarlı
gölün kıyısına doğru sessizce süründüler, kıyıya yaklaştılar.

  Kıyıya varınca ayağa kalkmakta bir sakınca görmediler.
Kıyıdaki sık kamışlarla sazlar öylesine yüksekti ki, küçücük
vücutları nasıl olsa örtülüyordu.

  Boka buyruklarını verirken çok soğukkanlıydı:

  --Burada bir yerde bir kayık olacak. Kayığı bulmak
için ben Nemeçek ile kıyıyı sağa doğru tararım. Sana gelince
Çonakoş, sen de sola gidersin. Kayığı bulan ötekini bekler.

  Hiç ses etmeden ayrıldılar. Birkaç adım, sonra, Boka
sazlığın içindeki kayığı gördü.

  --Bekleyelim, dedi.

  Küçük gölün çevresinde bir tur atıp Çonakoş'u beklemeye
başladılar. Kıyıya çömelmiş, yıldızlarla dolu göğe bakıyorlardı.
Sonra, adadan bir ses duyabilirler mi diye kulak
kabarttılar. Nemeçek, kurnazlığı kimselere bırakmak
niyetinde değildi.

  --Bana bak, dedi. Kulağımı yere dayayacağım.

  --Kulağını rahat bırak, dedi Boka. Kıyıda yapamazsın
bunu. Yapsan da yararı yok. Ama suyun üzerine eğildik
mi o başka. O zaman iyi duyarız işte. Tuna'da, balıkçıları
izlemiştim. Suyun üzerine eğilir, kıyıdan kıyıya güzel
güzel konuşurlardı. Özellikle akşamları su çok iletken
olurdu.

  Gölün üzerine eğildiler, ama bir şey anlayamadılar.
Yalnızca fısıltılar, hışırtılar geliyordu küçük adadan. O
arada Çonakoş çıkageldi, yorgun argın tekmili verdi:

  --Kayığı bulamadım.

  --Üzülme yavrum, diye karşılık verdi Nemeçek. Biz
çoktan bulduk.

  Kayığa doğru yürüdüler.

  --Binelim mi?

  --Hayır, buradan binemeyiz, dedi Boka. Kayığı önce
öte yana çekeceğiz. Bakarsın bizi görecekleri tutar. Köprüye
yakın olmayalım. Köprüye en uzak yerden karşıya kürek
çekeriz. Arkamızdan gelecek olurlarsa koşmaktan
imanları gevrer.

  Bu görüş, öbür ikisinin de hoşuna gitmişti. Başkanlarının
böylesine zeki ve becerikli olması, onlara güven veriyordu.

  --Yanında ipi olan var mı? diye sordu Boka.

  Çonakoş'ta vardı. Çonakoş'un ceplerinde ne ararsan
bulurdun zaten. Çakı, sicim, mileler, kalem uçları, jilet, çivi,
anahtar, bez parçaları, not defteri, tornavida, şu, bu...
Çonakoş'un çıkardığı ipi Boka kayığa bağladı. Sonra, çok
dikkatli ve yavaş, kıyı boyunca öbür yana doğru kayığı çekmeye
başladılar. Bu arada, bir yandan da adayı gözetliyorlardı.
Tam bu döküntü kayığa binecekleri sırada, deminki
gibi bir ıslık sesi duydular. Ama, bu kez korkmadılar. Islık
sesi, köprüde nöbet değiştirilmesi için çalınan düdüğün sesiydi.
Artık serüvenin içine dalmışlardı nasıl olsa, korkulacak
bir şey kalmamıştı. Savaşa katılan erler de bu duyguyu
taşırlar içlerinde: düşman görülmedikçe en küçük şey
bile korku verir onlara, ama ilk mermi kulaklarının dibinden
geçsin hele, birdenbire yüreklenir, ölüme koştuklarını bile
unuturlar.

  Çocuklar kayığa bindiler. Önce Boka, ardından da Çonakoş.
Nemeçek, çamurlu kıyıda, bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu.

  --Gel küçüğüm gel, diye yüreklendirdi Çonakoş onu.

  --Geliyorum büyüğüm, diye karşılık verdiği sırada ayağı
kayan Nemeçek, korkuyla bir saza sarılmak istediyse de
başaramadı. Sesini bile çıkaramadan cup diye düşüverdi
suyun içine. Boğazına kadar göle gömülmüştü, ama bağırmayı
göze alamıyordu. Gölün sığlığında ayağa kalktı. Görünüşü
çok komikti doğrusu. Sular başından aşağı süzülüp akarken,
o eline geçirmiş olduğu kamışı hala sıkı sıkı tutuyordu.
Kamış da ne kamıştı ya, kibrit çöpü dense yalan olmazdı,
öylesine inceydi.

  Çonakoş, kahkahayı koyverdi.

  --Suları yuttun mu yavrucuğum?

  --Su falan yutmadım, diyen sarışın ufaklık, öyle olduğu
gibi, ıslak, çamur içinde ve suları damlatarak yerleşti
kayığın içine. Suratı korkudan hala sapsarıydı.

  --Bugün, bir de banyo yapacağım aklımın köşesinden bile
geçmemişti, dedi hafif bir sesle.

  Artık yitirilecek vakit yoktu. Boka ile Çonakoş küreklere
sarılıp kıyıdan ayrıldılar. Ağır kayık suya iyice gömülmüş,
durgun gölün sularını yarmaya başlamıştı. Kürekler
sessiz sedasız dalıp çıkıyordu. Ortalık derin bir sessizlik
içindeydi. Kayığın başında oturan Nemeçek'in çenelerinin
birbirine vuruşu bile duyuluyordu. Birkaç kez daha kürek
çektiler. Kayık, Adanın kıyısına ulaştı. Kayıktan çabucak
çıkıp sazların arkasına gizlendiler.

  --Eh buralara kadar geldik işte sonunda, diyen Boka,
kıyı boyunca yavaş yavaş ve dikkatle sürünmeye başladı.
Öbür ikisi de Boka'yı izledi.

  Başkan birden arkasına dönüp,

  -Durun, dedi. Kayığı böyle bırakamayız. Onu bir bulurlarsa
Adadan çıkamayız artık. Köprüde nöbetçi var. Çonakoş,
sen kayıkta kal. Biri çıkıp da seni görecek olursa,
var gücünle ıslık çal. O zaman geri döner kayığa atlarız,
sen de kayığı kıyıdan itersin.

  Çonakoş, sürünerek geri gitti. Bir bakıma sevinç içindeydi,
belki de ıslık çalması gerekecek, var gücüyle çınlatacaktı
ortalığı.

  Boka, Nemeçek ile birlikte kıyı boyunca sürünmeye
koyuldu. Fundaların yüksek olduğu yerlerde ayağa kalkıyor,
gizlenerek yürüyorlardı.

  Çok uzun bir fundanın dibinde durup dalları araladılar.
Buradan, Adanın içerlerini görebiliyorlardı. Küçük
bir düzlükte, o dehşet salan Kızıl Gömlekliler çetesi, grup
halinde bir araya toplanmıştı. Nemeçek'in yüreği ağzına
gelecekti az kalsın. İyice sokuldu Boka'ya.

  Başkan, Nemeçek'in kulağına,

  --Korkma sakın, diye fısıldadı.

  Düzlüğün tam orta yerinde büyücek bir taş vardı. Taşın
üzerinde de bir fener. Kızıl Gömlekliler fenerin çevresine
çömelmişlerdi. Gerçekten de hepsinin üzerinde kızıl
gömlekler vardı. Ferenç Atş'ın yanına iki Pastor çömelmişti.
Küçük Pastor'un yanında da gömleği kırmızı olmayan
biri duruyordu. Boka, yanıbaşındaki Nemeçek'in tir tir
titrediğini duyuyordu.

  --Söylesene... dedi Nemeçek, daha fazlasını ağzından
çıkartamayarak. Söylesene... Ve ardından ekledi: Görüyor
musun onu?

  --Görüyorum, diye karşılık verdi Boka, üzüntüyle.

  Kızıl Gömleklilerin arasındaki yabancı çocuk, Gereb'ti.
Demek, tepeden bakıp da gördüğü zaman yanılmamıştı
Boka. Bir süre önce elinde fenerle koşuşan çocuk,
gerçekten de Gereb'ti.

  Çeteyi, şimdi daha da artan bir dikkatle gözden geçiriyorlardı.
Fenerin titreyen ışığı altında Pastor Kardeşlerin
yağız suratları ve öbür Kızıl Gömlekliler insana ürperti veren
bir görünüm içindeydiler. Yalnızca Gereb konuşuyor,
ötekiler susuyordu. Onlara çok ilgilendikleri bir şey anlatıyordu
herhalde. Çünkü hepsi de Gereb'e doğru eğilmişler,
dikkatle onu dinliyorlardı. Gereb'in söyledikleri, akşam
sessizliği içinde, Pal Sokağının iki çocuğuna kadar ulaşıyordu.

  --Arsaya iki yerden girilebilir, diyordu Gereb. Pal Sokağından
da girilebilir girilmesine, ama oradan girmek oldukça
zordur. Çünkü, yönetmeliğimizin bir maddesi, oradan
her girenin, girdikten sonra kapıyı arkasından sürgülemesini
emreder. Öbür giriş Maria Sokağından. Buharlı
bıçkı atölyesinin büyük kapısı hep açık durur orada. Arsaya
odun yığınlarının arasından geçilip kolayca girilir. Tek
güçlük, odun yığınlarının üzerindeki kaleler...

  --Onu biliyorum, dedi Ferenç Atş, Pal Sokağı çocuklarını
dehşete düşüren sesiyle.

  --Bilirsin herhalde, oradaydın ya az önce, diye sürdürdü
Gereb konuşmasını. Kalelerde nöbetçi vardır, odun
yığınlarına yaklaşan oldu mu, hemen işaret verirler.
Doğrusunu isterseniz, oradan gelmenizi salık vermem.

  Demek söz konusu olan şey, Kızıl Gömleklilerin Arsaya
girmeleriydi.

  Gereb konuşmayı sürdürüyordu:

  --En iyisi, geleceğiniz zamanı önceden kararlaştırmamız.
Öyle olursa, ben Arsaya en son girer, kapıyı açık bırakırım.

  --Güzel, dedi Ferenç Atş. Doğru söze ne denir? Arsayı
kimse yokken ele geçirmek istemem, hem de kesinlikle
istemem. Biz, yasal bir savaş yürütmek niyetindeyiz. Arsalarını
savunamazlarsa işgal eder, kırmızı bayrağımızı dikeriz
oraya. İktidar hırsıyla hareket etmediğimizi biliyorsunuz.

  Pastor Kardeşlerden biri, Ferenç'in sözünü keserek,

  --Bizim amacımız, bir oyun yerine sahip olmak, dedi.
Burada oyun oynanamıyor ki. Bizim sokakta hep bir
oyun yeri için savaşılır öteden beri. Bir oyun yeri gerekli
bize... İşte o kadar...

  Gerçek savaşların nedeni hangi temele dayanıyorsa,
Kızıl Gömleklilerin savaşı da aynı temele dayanıyordu.
Günümüz politikacılarının ağzıyla buna --hayat alanı--
dendiğini bilirsiniz. Kızıl Gömleklilere top oynamak için bir
alan gerekliydi; bu alanı başka yoldan elde edemeyecekleri
için savaş açıyorlardı.

  --Anlaştık öyleyse, dedi Ferenç Atş. Pal Sokağındaki
kapıyı açık bırakırsın sen.

  --Tamam, dedi Gereb.

  Ufaklık sarışın Nemeçek, derin bir üzüntüye kapılmıştı.
Gözleri dört açılmış, üzerinden sular damlayarak öyle
durmuş, fenerin çevresine çömelmiş olan Kızıl Gömlekliler
ile haini izliyordu. Gereb'in tamam dediğini duyunca,
gözyaşlarını tutamamıştı artık. Gereb, Arsaya ihanet
etmeye hazırdı demek. Boka'ya sarılan Nemeçek, hıçkırıyordu:

  --Başkanım... Başkanım... Başkanım...

  Boka, yumuşak bir hareketle kendinden ayırdı Nemeçek'i.

  --Ağlayıp sızlayarak hiçbir şey yapamayız.

  Ne var ki, onun da boğazına bir şey düğümlenmişti
sanki. Gereb'in bu yaptığı, utanılacak bir şeydi.

  Ferenç Atş, şöyle bir el edince, bütün Kızıl Gömlekliler
birden doğruldular.

  --Evlerimize dönelim, dedi Ferenç. Herkesin silahı
yanında mı?

  --Evet, diye karşılık verdiler hep bir ağızdan. Ve sivri
uçlarına küçük, kırmızı bayraklar takılmış mızraklarını
kaldırdılar.

  --İleri! diye komut verdi Ferenç Atş. Fundalar arasına
tüfek çatılacak!

  Küçük adanın içlerine doğru yola koyuldular. Ferenç
Atş en önden gidiyordu. Gereb de onlarla birlikteydi. Küçük
düzlük bomboş kalmıştı, yalnız orta yerde, üzerindeki
fenerin hala yandığı taş görülüyordu. Adımlar gittikçe
uzaklaştı. Fundaların arasına girip mızraklarını sakladılar.
Boka, şöyle bir davrandı,

  --Sırası geldi, diye fısıldadı Nemeçek'e. Elini cebine
attı. Tam ortasına bir raptiye geçirilmiş olan kırmızı kağıdı
çıkardı. Ardından, fundanın dallarını aralayıp ufaklık
sarışına buyurdu:

  --Sen burada kal, ben gelene kadar sakın kıpırdama
yerinden.

  Boka, az önce Kızıl Gömleklilerin toplanıp tartıştıkları
düzlüğe sıçradı hemen. Soluğunu kesen Nemeçek, Boka'nın
ardından bakakaldı. Boka, bir koşuda düzlüğün kenarında
duran ve Adanın üzerine şemsiye gibi gerilmiş büyük
ağacın yanına ulaştı. Kaşla göz arası kırmızı kağıdı
ağacın gövdesine yapıştırmıştı, soluğu fenerin dibinde
almıştı. Fenerin cam kapağını açıp üfledi. Mum sönüverdi
hemen ve aynı anda da Nemeçek'in gözünün önünden
yok oldu Boka. Nemeçek karanlığa alıştığında, Boka dönüp
gelmişti bile, Nemeçek'i kolundan yakaladı:

  --Çabuk fırla arkamdan!

  Kıyı boyunca kayığa doğru koştular. Geldiklerini gören
Çonakoş, oturduğu yerden fırladığı gibi kayığı kıyıdan
açmaya hazırlandı. İki çocuk kayığa atladı. Boka, soluğu
tıkanarak,

  --Hadi gidelim, dedi.

  Çonakoş bütün gücüyle deniyor, ama kayık serbest
kalmıyordu. Karaya yanaşırken çok ileri gitmişlerdi. Kayık
kıpırdayamıyordu şimdi. İçlerinden biri inip baş tarafı
kaldırmalı, kayığı suya itmeliydi. Ne var ki düzlükten sesler
gelmeye başlamıştı bile. Silah deposundan dönen Kızıl
Gömlekliler, feneri sönük bulmuşlardı. Önce feneri rüzgar
söndürdü sandılar. Ama Ferenç Atş, feneri şöyle bir
yoklayınca, küçük cam kapağının açılmış olduğunu gördü.

  --Buraya bir gelen olmuş! diye bağırdı. Hem de öylesine
yüksek bir sesle bağırdı ki, kayığı suya atmak için uğraşan
üç çocuk da bu sesi duydular.

  Kızıl Gömlekliler feneri yeniden yaktılar. İşte o zaman
ağaçta asılı duran kırmızı kağıtla karşılaştılar:

  PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI BURADAYDILAR.

  Kızıl Gömlekliler birbirlerine bakakaldılar. Ferenç
Atş bağırdı:

  --Buraya kadar geldiklerine göre uzaklaşmış olamazlar!

  Tiz bir ıslık çaldı. Köprüden gelen nöbetçiler, köprüden
kimsenin geçmediğini bildirdiler.

  --Öyleyse kayıkla gelmiş olacaklar, dedi Pastorların
küçüğü.

  Ve üç çocuk, ortalığı ayağa kaldıran, insanı ürperten
o korkunç narayı duydular:

  --Yakalayın!

  Tam bu buyruk verildiği sırada, Çonakoş kayığı suya
atmış, kendisi de içine atlamıştı. Bütün güçleriyle küreklere
asıldılar.

  Ferenç Atş, tiz bir sesle buyruklar veriyordu:

  --Vendaver, ağaca çık! Pastorlar, sizler de doğruca
köprüye! Kıyı boyunca sağlı sollu arayın!

  Görünüşe bakılırsa hapı yutmuşlardı artık. Onları kıyıya
ulaştıracak birkaç kürek daha çekemeden, Pastor
Kardeşler, gölü dolaşmış olacaklar, sonra da kapana kısılacaklardı.
Pastor Kardeşlerden önce kıyıya ulaşabilirlerse,
bu kez de ağaçtaki nöbetçi işaret verecek, ne yönde kaçtıklarını
bildirecekti. Ferenç Atş'ın, elinde fenerle Ada kıyısında
nasıl koştuğunu kayıktan görüyorlardı. Derken, bir
patırtıdır koptu: Pastor Kardeşler, Adanın tahta köprüsünden
koşa koşa geçiyorlardı.

  Bereket, nöbetçi ağaca tırmanmadan önce kıyıya ulaştılar.

  --Kayık kıyıya vardı! diye bağırdığını duydular nöbetçinin.

  Başkanları hemen karşılık verdi:

  --Koşun! Bırakmayın! Yakalayın!

  Pal Sokağının üç çocuğu, var güçleriyle koşuyorlardı.

  Boka, hem koşuyor, hem de,

  --Bize yetişirlerse çok kötü olacak, diyordu. Sayıca
bizden üstünler.

  Boka önde, öbür ikisi hemen arkada, şimşek gibi geçiyorlardı
tarhlar ve yollardan. Önlerine bir yapı çıkıverdi.

  --İçeri! diye soluyan Boka, kışlık bahçenin küçük kapısına
yüklendi. Bereket kapı açıktı. İçeri dalıp, büyükçe
selvi fidanlarının arkasına gizlendiler. Dışarıda hiç ses yoktu.
Kovalayanlar izlerini yitirmiş olacaklardı. Üçü de rahat
bir soluk aldı. Camdan tavanı ile camdan duvarlarından,
büyük kent akşamının zayıf ışığı sızan bu garip sarayı
gözden geçirdiler. Camlarla kaplı bu kışlık bahçe çok ilginç
bir yerdi. Kışlık bahçe boydan boya kalın gövdeli, kocaman
yapraklı ağaçlarla doluydu. Ağaçlar, iri gövdeli, tahta
fıçıların içindeydi. Uzun tahta sandıklarda, safran ve mimoza
yetiştiriliyordu. Kışlık bahçenin orta bölümündeki
büyük kubbenin altında, yelpaze yapraklı palmiyeler yükseliyordu.
Tropikal bitkilerle kaplı, balta girmemiş ormanların
küçük bir örneği vardı burada. Ormanın ortasında
kırmızı balıklarla dolu bir havuz, havuzun hemen yanında
da oturulacak bir sıra görülüyordu. Çepeçevre manolyalar,
defneler, portakallar, kocaman safranlar. Havayı ağır,
keskin bir kokuyla dolduran bütün bu bitkilerden sersemleyebilirdi
insan. Buharla ısıtılan bu koca seranın damından
ve duvarlarından şıpır şıpır sular damlıyordu. Damlalar
kocaman yaprakların üzerine düşüyor, palmiyelerden
şıpırtılar yansıyordu. Sanki bu küçük, nemli ve sık ormanda,
oradan oraya koşuşan garip hayvanlarda yaşamaktaydı.
Hayvanların, yeşil tahta fıçılar arasında dolaştığını görür
gibi olan çocuklar, kendilerini yine de güven içinde
hissediyorlardı. Şuradan nasıl ve ne zaman kurtulabileceklerdi
acaba?

  Yorgun düşmüş olan Nemeçek, büyük bir palmiyeye
yaslanmıştı.

  --Sakın kilitlemesinler bizi buraya? dedi korkuyla.
Güzelce ısıtılmış olan seranın içinde çok rahattı. Çünkü,
iliklerine dek ıslanmıştı. Boka yatıştırdı Nemeçek'i:

  --Şimdiye kadar kilitlemediklerine göre bundan sonra
da kilitlemezler.

  Bekleyip dururken, bir yandan da heyecanla kulak
kabartıyorlardı. Çıt çıkmıyordu. Onları burada aramak
kimsenin aklına gelmemişti herhalde. Oturdukları yerden
kalktılar. Yüksek rafların arasından ileri geri gidip gelmeye
başladılar. Raflar, kokulu bitkiler, kocaman çiçekler, yeşil
fidanlarla doluydu. Raflardan birine çarpan Çonakoş
sendeleyince, Nemeçek yardıma hazır olduğunu bildirdi.

  --Bekle de ışığı yakayım.

  Ve Boka, engel olmaya kalmadan, cebinden çıkardığı
kibriti çakıverdi. Kibritin yanmasıyla sönmesi bir oldu.
Boka, ufaklık sarı oğlanın eline vurup düşürmüştü kibriti.

  --Maymun herif sen de! diye azarladı Boka. Nerede
olduğumuzu unuttun galiba? Çepeçevre cam duvarlar içindeyiz.
Şimdi ışığı görmüşlerdir mutlaka.

  Oldukları yerde durup kulak kabarttılar. Boka'nın
hakkı vardı. Kızıl Gömlekliler, kısa bir an için bütün serayı
aydınlatmış olan ışığı görmüşlerdi. Çok geçmeden, dışarıdaki
küçük çakılları gıcırdatan adımları duyuldu. Dosdoğru
sol kanattaki kapıya ilerliyorlardı. Ferenç Atş'ın komutanlık
ateşi yanmıştı.

  --Pastorlar sağdaki küçük kapıya! Sebeniç orta kapıya!
Ben de burayı tutuyorum.

  Bizim çocuklar kaşla göz arası saklanıverdiler hemen.
Çonakoş, yüzükoyun, raflı sehpalardan birinin altına! Nemeçek,
nasıl olsa sırılsıklam olduğundan kırmızı balıklı
havuza! Ufaklık sarı oğlan, çenesine dek suya batmış, başını
bir safran yaprağının altına gizlemişti. Boka da açık kapının
ardına gizlenmeye ancak vakit bulabilmişti.

  Ferenç Atş, elinde fener, adamlarıyla birlikte içeriye
daldı. Boka, fenerin ışığında Ferenç Atş'ı çok iyi görebiliyordu.
Kızıl Gömleklilerin komutanını şimdiye dek bir
kez görebilmişti ancak, o da müzenin bahçesinde. Ferenç,
güzel bir çocuktu. Gözleri, savaş ateşiyle yanıp tutuşuyordu
şu anda. Adamlarıyla birlikte, seradaki bütün geçitleri,
bütün raflı sehpaları arayıp taradı. Havuza bakmak, hiçbirinin
aklına gelmedi. Çonakoş da, Sebeniç adındaki çocuk
sayesinde kurtardı paçayı. Tam altına gizlendiği sehpayı
arayacakları sırada, Sebeniç bağırmıştı:

  --Çoktan sağ kapıdan sıvışmışlardır!

  Çonakoş'u kurtaran işte bu oldu. Çünkü, Sebeniç o
yana doğru koşunca, arkadaşları da onu izlemiş, içerideki
saksıları kıra döke paldır küldür dışarı fırlamışlardı. Kızıl
Gömlekliler çekip gitmiş, ortalık yeniden sessizleşmişti.
Sesi ilk duyulan, Çonakoş oldu:

  --Vay başıma gelenler, kafama bir saksı düştü demin,
içim dışım kumla doldu...

  Ağzına burnuna dolan kumlu toprağı var gücüyle püskürttü.
Sonra, Nemeçek çıktı ortaya. Suların içinden yavaş
yavaş yükselen bir deniz canavarıydı sanki. Ufaklık sarı
oğlan, yine sırılsıklamdı. Şıpır şıpır sular damlıyordu
her yanından. Her zamanki gibi de ağlamaklı, yakınıp duruyordu:

  --Nedir bu çektiklerim canım? Ben hep su içinde mi
yaşayacağım, kurbağa mıyım ben yahu?

  Islak bir köpek gibi silkinince, Boka, yola getirdi Nemeçek'i:

  --Zırlayıp durma, hadi toparlan da çekip gidelim buradan!

  Nemeçek içini çekip duruyordu.

  --Eh, evin yüzünü bir görebilseydim.

  Derken, ıslak giysilerinden ötürü evde nasıl karşılanacağı
kafasına dank edince, değiştirdi sözünü:

  --Evde olmayayım daha iyi!

  Tahta perdeden, üzerine tırmandıkları akasya ağacına
doğru koşmaya başladılar. Birkaç dakika sonra ağacın
dibindeydiler. Çonakoş, ağaca tırmandı. Ağaçtan tahta
perdeye doğru atlamadan önce dönüp bir baktı bahçeye.
Korkuyla haykırdı:

  --Geliyorlar!

  --Çabuk ağaca çık yine! dedi Boka.

  Yeniden ağaca tırmanan Çonakoş, tırmanmaları için
arkadaşlarına da yardım etti. Dalların elverdiğince tırmandılar.
Tam kurtulacakları sırada, yakayı ele vereceklerini
düşünmek deli ediyordu onları.

  Kızıl Gömlekliler çetesi dünyanın gürültüsünü çıkararak
yaklaştı. Bizim üç çocuk, kocaman üç kuş gibi, ağaca
tünemişlerdi.

  Serada arkadaşlarını yanlış yola sürüklemiş olan Sebeniç
bağırıyordu:

  --Tahta perdeden atladıklarını gördüm.

  Kızıl Gömlekliler arasında en saf olanı, Sebeniç'ti. O
da, bütün akılsızlar gibiydi. Dilini hiç tutamıyor, yaygarayı
koparıyordu hemen.

  Beden eğitiminde eşsiz olan Kızıl Gömlekliler, tahta
perdeyi aştılar birer ikişer. En sona kalan Ferenç Atş, tahta
perdeye tırmanmadan önce elindeki feneri söndürdü.
Tepesine bizim üç kuşun tünemiş olduğu akasya ağacına
tırmanıp tahta perdeden aşağı atladı. Giysileri hala ıslak
olan Nemeçek'ten birkaç damla Ferenç'in boynuna damlamasın mı?

  --Yağmur başlıyor! diyen Ferenç Atş, boynunu silip
sokağa atladı.

  --İşte koşuyorlar! diye bir ses yükselince, bütün Kızıl
Gömlekliler bir koşudur tutturdular sokakta.

  --Şu Sebeniç olmasaydı bizi çoktan enselerlerdi, dedi
Boka.

  Şimdi kendilerini tam bir güven içinde hissediyorlardı
artık. Kızıl Gömleklilerin, hiçbir şeyden haberi olmayan,
yollarına giden iki yabancı çocuğun ardına düştüklerini
gördüler. Gürültüyü duyan çocuklar, korkudan kaçmaya
başlamışlardı. Bir bağırıp çağırmadır gidiyor, Kızıl
Gömlekliler deliler gibi koşuyorlardı iki çocuğun ardından.
Bir süre sonra, gürültü yan sokaklarda azaldı; sonra
iyice kesildi.

  Tahta perdeden aşağı inen çocuklar, sokağın taşlarını
ayaklarının altında duyunca rahat bir soluk aldılar. Yaşlı
bir kadın yol boyunca gidiyordu. İşte artık kentteydiler,
başlarına bir şey gelmezdi. Yorgun ve açtılar. Akşam karanlığında,
pencereleri dostça ışıyan öksüzler yurdundaki
çan sesi, yemeğin hazır olduğunu haber veriyordu.

  Nemeçek tir tir titremekteydi.

  --Çabuk olalım, n'olursunuz, dedi.

  --Dur bakayım, dedi Boka. Sen bir tramvaya atlayıp
gitsen iyi olacak. Parası benden.

  Elini cebine attı, ama bir daha dışarı çıkaramadı. Başkanın
topu topu üç lirası vardı. Üç nikel para ile bir de mavi
mürekkep sızdıran hokka. Boka, mürekkebe bulanmış
üç lirayı Nemeçek'e uzattı.

  --Bende bu kadarcık para var.

  Çonakoş'un cebinden de iki lira çıktı. Nemeçek'in
uğur diye her zaman yanında taşıdığı bir lira da eklenince,
tramvay bileti için yeterli olan altı lira toplanmış oldu.
Nemeçek, tramvaya atladı. Boka, yaya gidecekti evine. Gereb
olayını hala unutamamıştı. Üzgün ve suskun duruyordu
öyle. İhanetten haberi falan olmayan Çonakoş'un neşesine
diyecek yoktu.

  --Sen bana bir baksana oğlum, dedi Çonakoş. Boka
dönüp bakınca, iki parmağını ağzına sokup Boka'nın kulak
zarlarını patlatırcasına bastırdı ünlü ıslığını. Sonra keyifli
ve neşeli bir tavırla çevresine bakındı.

  --Şu ıslığı bütün akşam tuttum içimde, dedi neşeyle.
Artık bir yolunu bulup çıkmalıydı oğlum, taşmalıydı içimden
bu ıslık.

  Boka'nın koluna girdi, bütün o gerilimli olaylardan
yorgun, Ülloi Caddesi boyunca kent merkezine doğru yürümeye
başladılar.

  :::::::::::::::::

  DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

  Sınıfın saati, yine biri vurdu, çocuklar kitaplarına el
attılar. Kitabını kapatan öğretmen Racz, kürsüsünden
kalktı. Her zaman hizmete hazır olan küçük Çengey --sıranın
başındaki sınıf birincisi-- yerinden fırlayıp öğretmenin
pardösüsünü tuttu. Pal Sokağı çocukları, oturdukları sıralardan
birbirlerine bakıp, Boka'nın vereceği buyruğu beklediler.
Bugün, öğleden sonra saat ikide Arsada toplanılacaktı.
Keşif kolunun, Botanik Bahçesinde geçen ilginç serüveni
anlatılacaktı. Girişimin başarıya ulaştığından haberleri
vardı. Başkan, yiğitçe bir karşılık vermişti Kızıl
Gömleklilere. Ama, ayrıntıları öğrenmek istiyorlardı sabırsızlıkla.
Çocukların başarıya ulaştığı serüven ve tehlikelerle
ilgili ne haberler vardı bakalım? Boka'nın ağzından, kerpetenle
bile söz alınmazdı. Çonakoş desen, atar tutar, boyundan
büyük laflar ederdi. Şimdi de abuk sabuk konuşuyordu
işte. Sözüm ona Botanik Bahçesindeki yıkık kalenin
orda vahşi hayvanlar varmış, Nemeçek az kalsın havuzda
boğuluyormuş falan filan. Kızıl Gömlekliler de büyük
bir ateşin çevresinde bir arada oturuyorlarmış, mış,
mış! Binbir türlü hikaye anlatıyordu, ama en önemlisini
unutuyordu. Üstelik, Çonakoş'u sonuna dek dinlemek de
olanaksızdı. Çünkü o sonu gelmez ıslıklarıyla dinleyicilerini
sağır ediyordu.

  Nemeçek'e gelince, o da kendini çok önemsiyor, esrarlı
hallere bürünüyordu. Bir şey soruldu mu şöyle karşılık
veriyordu hemen:

  --Valla, ben bir şey söyleyemem bu konuda, Başkana
sorun.

  Ötekiler, Nemeçek'i iyiden iyiye kıskanıyorlardı. Nemeçek
gibi, acemi bir er tutup böyle bir serüvende yer alsın,
olacak şey miydi yani? Bütün teğmenlerle üsteğmenler,
sıradan bir acemi er karşısında saygınlıklarını yitirdikleri
kanısındaydılar. Kimilerine göre, bütün bu olaylardan
sonra, küçüğün subaylığa yükseltilmesi gerekirdi. Eh,
Nemeçek de subay olursa, Arsada bekçinin köpeği Hektor'dan
başka rütbesiz kimse kalmayacaktı.

  Öğretmen Racz sınıftan çıkar çıkmaz, Boka elini kaldırıp
iki parmağını gösterdi. Çocuklar, selam verip Başkanın
buyruğunu aldıklarını belirttiler. Pal Sokağı Birliğine
üye olmamış çocuklar, pek kıskanmışlardı bu karşılıklı anlaşmayı.

  Tam sınıftan çıkılacağı sırada bir şey oldu.

  Öğretmen Racz, kürsünün basamağında kaldı.

  --Bekleyin biraz, dedi.

  Derin bir sessizlik oldu.

  Öğretmen paltosunun cebinden küçük bir kağıt parçası
çıkardı. Gözlüğünü takıp, şu adları okumaya başladı:

  --Vays!

  --Burada, dedi Vays korkuyla.

  Öğretmen okumayı sürdürdü:

  --Rihter! Çele! Kolnay! Barabas! Lejik! Nemeçek!

  Hepsi de sırayla,

  --Burada! diye karşılık verdiler.

  Öğretmen Racz kağıdı cebine soktu yine.

  --Evlerinize gitmeden önce öğretmenler odasına
geleceksiniz, sizinle konuşacaklarım var.

  Öğretmen bu garip çağrıyı neden yaptığını bildirmeden
sınıftan çıktı.

  Bir telaştır başladı sınıfta.

  --Neden çağırıyormuş bizi?

  --Neden okulda kalıyoruz?

  --Bizimle ne zoru varmış?

  Adları okunanlar bu tür sorular sorup duruyorlardı.
Ve hepsi de Pal Sokağı Birliğinden oldukları için, Boka'nın
başına üşüşmüşlerdi.

  --Bunun nedenini ben de bilmiyorum, diyordu Başkan.
Hele bir gidin de neymiş anlayın bakalım, ben sizi koridorda
beklerim.

  Sonra, ötekilerden yana dönüp,

  --Saat ikide değil üçte buluşalım, dedi. Umulmadık
bir engel çıktı, görüyorsunuz.

  Okulun uzun koridoru çabucak dolmuştu. Başka sınıflardan
gelen çocuklar da vardı. Büyük pencereli koridorda
alışılmamış bir hay--huydur gidiyordu. Herkes telaş içindeydi.

  Öğrencilerden biri, öğretmenler odasının önünde kaygıyla
bekleyen çocuklara,

  --Yoksa cezaya mı kalacaksınız? diye sordu.

  --Hayır, diye karşılık verdi Vays, gururla.

  Öğrenci, koşar adım uzaklaştı. Hepsi de kıskanarak
baktılar ardından: Eve gidebilen biri.

  Birkaç dakika sonra, öğretmenler odasının kapısı açıldı,
buzlu camın ardında uzun boylu, sıska öğretmen Racz göründü.

  --Girin içeri bakalım, diyen öğretmen önden yürüdü.

  Öğretmenler odası boştu. Suspus olan çocuklar, uzun
yeşil masanın çevresinde toplanıp, yan yana dizildiler. En
sonuncuları, kapıyı saygıyla kapattı. Masanın başına geçip
oturan öğretmen Racz, şöyle bir süzdü çocukları.

  --Hepiniz burada mısınız?

  --Evet.

  Aşağı avludan, evlerine giden çocukların neşe içinde
bağırıp çağırdıkları duyuluyordu. Öğretmen pencereyi kapattırdı.
Kitap raflarıyla dolu büyük odada insana korku
veren bir sessizlik vardı. Öğretmen Racz, bu mezar sessizliğini
bozdu:

  --Duyduğuma göre bir dernek kurmuşsunuz. Adı da
Macun Derneğiymiş galiba. Bu dernek üyelerinin listesini
getirip bana verdiler. Listeden anlaşıldığına göre, derneğin
üyeleri sizlersiniz. Tamam mı?

  Karşılık veren olmadı. Hepsi de, yapılan bu suçlamanın
doğruluğu karşısında başlarını öne eğdiler. Öğretmen
sözünü sürdürdü:

  --Şimdi sırayla ele alalım işi. Bilirsiniz, dernek mernek
kurulmasından hiç hoşlanmadığımı daha önce de söylemiştim.
Derneği kuran kim? Önce onu öğrenmek istiyorum. Kim kurdu
bu derneği?

  Büyük bir suskunluk oldu.

  Derken, ürkek bir ses yükseliverdi:

  --Vays!

  Öğretmen Racz, sert bir bakışla baktı Vays'a.

  --Vays, senin dilin yok mu? Kendin söyleyemez miydin?

  Karşılık, çok zayıf çıktı:

  --Söyleyebilirdim.

  --Neden söylemedin öyleyse?

  Vays, yeniden sessizliğe gömüldü. Öğretmen Racz,
bir puro yakıp dumanını savurdu.

  --Ne diyorduk, sırayla gidiyoruz değil mi? Şimdi söyle
bakalım. Bu macun da ne oluyor?

  Vays, karşılık vereceği yerde cebinden koca bir parça
cam macunu çıkardı, masanın üzerine koydu. Bir süre macunu
gözden geçiren Vays, zor duyulabilen hafif bir sesle:

  --İşte efendim, dedi, macun bu.

  --Yaa, demek bu. Peki ne işe yarıyor bu macun?

  --Camcılar bununla camları çerçeveye yapıştırırlar
efendim. Onlar, sıvayıp da macun kurumadan davranılırsa
tırnakla kazınabilir.

  --Bunu sen kazıdın öyleyse?

  --Hayır efendim, bizim derneğin kendi macunu bu.

  Öğretmen şaşkın şaşkın baktı.

  --O da ne demek oluyor?

  Vays, oldukça yüreklenmişti.

  --Bu macunu üyeler topladılar. Yönetim kurulu da
bana teslim etti saklamam için. Daha önce bu işi yapan
Kolnay sayman oldu da ondan. Macunu hiç çiğnememiş,
macun da kurumuş.

  --Macunu çiğnemek mi gerekiyor?

  --Evet efendim, çiğnemezse sertleşir, istenilen şekle
girmez. Ben her gün bir süre çiğnerim bu macunu.

  --Peki, neden ille de sen?

  --Derneğin kurallarına göre öyle gerekiyor da ondan.
Başkan kimse, dernek macununu günde en azından bir
kez çiğnemek zorundadır. Yoksa kurur macun, sertleşir.

  Vays, gözyaşlarını tutamıyordu artık. Hıçkırarak sürdürdü
sözünü:

  --Şu sırada başkan benim.

  Durum gergindi. Öğretmen sert bir sesle çıkıştı:

  --Bu büyük parçayı nereden buldunuz?

  Çıt çıkmıyordu. Öğretmen Racz, Kolnay'ı gözüne kestirdi.

  --Kolnay, söyle bakalım, nereden buldunuz bunu?

  Açıkça itiraf ederek umutsuz durumu kurtarmak niyetinde
olan Kolnay, şöyle konuştu:

  --Öğretmenim, bir aydır böyle sürüp gidiyor bu iş.
Bir hafta kadar ben çiğnedim macunu, ama o sırada küçük
bir parçaydı henüz. İlk parçayı Vays getirmiş, biz de
derneği kurmuştuk. Babası arabayla bir yere götürmüş
Vays'ı bir gün. O da arabanın penceresinden macunu tırnaklarıyla
kazımış. Bütün tırnakları kan içindeydi o gün.
Derken, tam o günlerde müzik salonunun camı da kırılmasın
mı... Bütün ikindi vakti camcının gelmesini bekledim.
Camcı saat beşte geldi. Bir parça macun istedim kendisinden.
Hiç oralı olmadı. Meğer ağzı macun doluymuş
adamın, o da macun çiğnermiş. Camcının yanında durup,
camı nasıl taktığını izledim. Camı ölçüp, sonra kesip
taktı gitti. Camcı gidince, macunu kazıyıp aldım. Ama
kendim için almadım inan olsun, dernek için aldım,
dernek için...

  Hadi bakalım, şimdi Kolnay da ağlamaya başlamıştı.

  --Kes ağlamayı! diyerek çıkıştı öğretmen.

  Sıkıntıdan ceketinin eteklerini çekiştiren Vays,

  --Bu da hep zırlar böyle, dedi.

  Kolnay'ın hıçkırıkları, insanın içine işliyordu. Vays,
eğilip Kolnay'ın kulağına fısıldadı:

  --Zırlama yahu!

  Ama nerede, Kolnay kendisini tutacak gibi değildi.
Bu büyük acı, öğretmen Racz'ı bile etkilemişti herhalde.
O da purosundan derin soluklar çekip duruyordu.

  Tam bu sırada, fiyakacı Çele, sıradan ayrılıp öne çıktı.
Öğretmenin karşısına geçip gururla durdu öyle. Geçen
gün Boka'nın Arsada yaptığını yapacak, o da mert bir Romalı
gibi davranacaktı herhalde. Sesine ciddi bir hava verip,

  --Öğretmenim, dedi. Ben de macun getirdim derneğe.

  --Nereden getirdin?

  --Bizim evden. Bizdeki kanaryanın yıkandığı camdan
bir banyo var, onu kırdım. Camcı gelip onarınca, macunu
kazıdım hemen. Kanarya yıkanırken sular halıya aktı
hep. Ama kuş, banyo yapacak da ne olacak sanki? Örneğin
serçeler yıkanır mı hiç? Benim bildiğim hep kirli gezerler.

  Sandalyesinden öne doğru eğilen öğretmen,

  --Anlaşılan işin alayındasın sen Çele, dedi. Ama dur
hele, senin de sıran gelecek. Evet, sen devam et Kolnay!

  Kolnay burnunu çekti.

  --Neye devam edeyim efendim?

  --Geri kalan macunu nereden buldunuz?

  --Çele anlattı ya işte. Sonra, dernek de altmış lira
vermişti bana macun alayım diye.

  Öğretmen Racz, hiç hoşlanmamıştı bu açıklamadan.

  --Demek parayla da aldınız ha?

  --Hayır, dedi Kolnay. Benim babam doktordur. Öğleden
önce kapalı arabayla hastalarına gider. Bir gün beni
de almıştı yanına; arabanın penceresindeki bütün macunu
kazıdım. Doğrusu yumuşacık, iyi bir macundu. Kendi
başıma bir araba kiralayayım diye, dernek altmış lira ödenek
ayırdı. Ben de kiraladım arabayı. Bir ikindi üzeri kentin
dışına kadar uzanıp, arabanın dört penceresindeki bütün
macunu kazıdım. Ve yaya döndüm sonra.

  Öğretmen hatırlamıştı.

  --Hani büyük kışlanın orada rastlamıştım sana, dedi.
O zaman mı oldu bu iş?

  --Evet efendim.

  --Seninle konuşmak istemiştim de ağzını açıp tek söz
söylememiştin hani?

  Kolnay, utançtan başını önüne eğdi.

  --Nasıl konuşurdum öğretmenim, ağzım macun doluydu!

  Yeniden bir ağlamadır tutturdu Kolnay. Vays, yine
sinirlenmiş, ceketinin eteğini çekiştirmeye başlamıştı.

  --Hadi bakalım, zırlaması yakındır, dedi sıkıntıyla.

  Gözyaşı sarnıçları yeniden açılmıştı. Öğretmen, oturduğu
yerden kalkıp odada bir aşağı bir yukarı dolaşmaya
başladı. Başını sallayıp duruyordu.

  --Ne de güzel dernek kurmuşsunuz, aman göz değmesin.
Dernek başkanı kimdi?

  Vays, bütün acısını unuttu bu soru üzerine. Gururla,

  --Benim, dedi.

  --Ya sayman?

  --Kolnay.

  --Kasada kalan parayı çıkar göster bakalım.

  --Buyurun.

  Kolnay bir el attı cebine. Öyle büyük bir cepti ki,
Çonakoş'unkinden aşağı kalmıyordu. Aradı taradı, cebinin
içinde ne bulduysa bir bir çıkarıp masanın üzerine dizdi.
Önce kırk üç lira göründü. Ardından beşer liralık iki posta
pulu, bir posta kartı, birer liralık iki damga pulu, sekiz
tane kalem ucu, bir de ciciali.

  Parayı sayan öğretmen Racz'ın suratı karardı sanki.

  --Bu parayı nereden buldunuz bakayım?

  --Üyelik ödentilerinden. Üyeler haftada onar lira
öderler.

  --Ne yapacaktınız bu parayla?

  --Hiiç! Derneğe üye olabilmek için bir para ödenmesi
gerek. Toplanan para da o işte. Vays, başkan aylığı almıyordu.
Vazgeçmişti aylıktan.

  --Aylık ne kadardı?

  --Haftada beş lira. Posta pullarını ben edindim, posta
kartını Barabas, damga pullarını da Rihter. Ona babası...
Rihter babasından...

  Öğretmen Racz, sözünü kesti Kolnay'ın,

  --Babasından çaldı değil mi? Öyle mi Rihter?

  İleri çıkan Rihter, önüne bakıyordu.

  --Çaldın değil mi?

  Rihter başını önüne eğdi.

  --Şu ahlaksızlığa bak! Baban ne iş yapar senin?

  --Babam hukuk doktorudur. Dr. Ernest Rihter. Avukat
ve noterdir. Dernek, çalınan pulu yerine koydu efendim.

  --Ne demek yani?

  --Şey, işte... Babamdan pulu çaldım, ama sonra çok
korktum, o zaman dernek pul parasını verdi; bir pul alıp
babamın yazı masasına gizlice bıraktım. Aksilik bu ya,
tam o sırada babam yakaladı beni. Pulu çaldığım için değil
de yerine koyduğum için ense köküme bir tane patlattı...

  Öğretmen sert sert bakınca, Rihter düzeltti:

  --Dayak yedim, babamdan yani. Pulu yerine koyuyorum
diye tokatı indirdi. Sonra, pulu kimden çaldığımı sordu.
Gerçeği söyleyecek olsam fazladan bir tokat daha yiyecektim
tabii. Pulu Kolnay'dan aldım, dedim babama.
Öyleyse çabuk götür Kolnay'a ver, o da bir yerden aşırmıştır
nasıl olsa, dedi. Ben de pulu alıp Kolnay'a götürdüm.
Dernek, iki tane damga puluna sahip oldu böylece.

  Bir an düşünceye dalan öğretmen sordu:

  --Peki neden yeni bir damga pulu aldınız? Eskisini
geri verebilirdiniz değil mi?

  Rihter'in yerine Kolnay karşılık verdi:

  --Eskisini veremezdik öğretmenim. Çünkü eski pulun
üzerine derneğin mührünü basmıştık.

  --Yaa, demek bir de dernek mührünüz var, öyle mi?
Nerede mühür bakayım?

  --Mühürcübaşımız Barabas'tır. Mühürden o sorumludur.

  Sıra şimdi de Barabas'a gelmişti. Barabas, ileri çıktı,
öteden beri geçinemediği Kolnay'a sert sert baktı. Arsadaki
şapka olayı hala aklındaydı. Ama mühürü ıstampasıyla
birlikte masanın üzerine bırakmaktan başka ne yapabilirdi
ki? Öğretmen Racz, mühürü şöyle bir gözden geçirdi.
Macun Toplayanlar Derneği, Budapeşte diye yazılıydı
mühürün üzerinde. Güldüğünü belli etmek istemeyen öğretmen
Racz, başını iki yana salladı. Öğretmenin yumuşamasından
yüz bulan Barabas, elini uzatıp mühürü almak
istedi. Ama, öğretmen daha eline çabuktu, sert bir sesle
sordu:

  --Niyetin ne senin?

  --Efendim, dedi Barabas: Mühürü elimden çıkarmamaya,
onu son nefesime kadar korumaya yeminliyim ben.

  Öğretmen Racz, mühürü cebine soktu.

  --Kapat çeneni! diye bağırdı.

  Ama Barabas kendini tutamadı artık.

  --Öyleyse Çele'den de bayrağı alın lütfen.

  --Nee? Bir de bayrağınız var demek, ver onu bakayım!

  Elini cebine atan Çele, ince bir tel çubuğa geçirilmiş
küçük bayrağı çıkardı. Bunu da, Arsadaki bayrak gibi kızkardeşi
dikmişti. Bütün nakış işlerini Çele'nin kızkardeşi
üstleniyordu. Kırmızı--yeşil--beyaz bayrağın üzerine şunlar
yazılıydı:

  MACUN TOPLAYANLAR DERNEĞİ, BUDAPEŞTE.
TUDSAKLIĞIMIZI SÜRDÜRMEYECEĞİMİZE AND İÇERİZ.

  --Hımm, diye mırıldandı öğretmen. Tutsak sözcüğünü
(t) değil (d) ile yazan bu bilge de kim? Kim yazdı bunu?

  Karşılık veren olmadı. Öğretmen yeniden sordu öfkeyle:

  --Kim yazdı bunu dedim?

  Çele hemen bir çare düşündü. Çocukları neden ele verip
de başlarını derde soksundu? Tutsak sözcüğünü (d)
ile yazan Barabas'tı, ama başı belaya girmemeliydi.
Boynunu büktü.

  --Kızkardeşim yazdı efendim, dedi.

  Kuvvetlice yutkundu bunu söylerken. Kızkardeşini
harcaması yerinde bir davranış değildi, ama arkadaşlarını
kurtarmış oluyordu.

  Öğretmen, bir tepki göstermeyince, çocuklar gelişigüzel
konuşmaya başladılar:

  --Barabas'ın bayrağı ele vermesi hiç doğru olmadı,
dedi Kolnay öfkeyle.

  Barabas, kendini savunmaya kalkıştı:

  --Bunun da zoru hep benimle! Mühür elimden alındığında
derneğin sonu gelmişti zaten.

  Öğretmen Racz, kesti çocukların sözünü:

  --Susun bakayım! diye bağırdı. Gösteririm ben size.
Derneği kapatıyorum, dernek falan yok artık. Bir daha
böyle şeyler yaptığınızı duymayayım sakın. Hal ve gidişten
hepinize kırık not veriyorum. En kırık notu da, başkan
olduğa için Vays alacak.

  --Özür dilerim, dedi Vays, aşağıdan alarak. Bugün,
benim başkanlığımın son günü. Genel Kurul toplantısı
yapılacaktı çünkü. Önümüzdeki ay için başka bir başkan
adayımız var.

  --Kolnay başkan olacaktı, diyerek sırıttı Barabas.

  --Benim için fark etmez, dedi öğretmen. Yarın ikiye
kadar hepiniz cezalı kalacaksınız burada. Ben size gösteririm.
Şimdi gidebilirsiniz artık.

  Koro halinde hep bir ağızdan,

  --Hoşça kalın öğretmenim! diye bağrışıp yürümeye
koyuldular.

  Vays, bu karışıklıktan yararlanarak, uzanıp macunu
almak istediyse de, öğretmen hemen farkına vardı.

  --Çek elini oradan! Dokunma, bırak!

  Vays, boynunu büküp sordu:

  --Macunu geri alamayacak mıyız öğretmenim?

  --Zor alırsınız. Tam aksine, elinde başka macunu
olan getirip bana teslim etsin hemen. Hele macun saklayan
biri çıksın karşıma, gözünün yaşına bakmam, bilin bunu.

  O zamana kadar hiç sesini çıkarmamış olan Lejik, ağzından
bir parça macun çıkardı, içi yanarak ve kirli elleriyle
macunu derneğin büyük macun topağına yapıştırdı.

  --Hepsi bu kadar mı?

  Lejik bir karşılık vermeden açtı ağzını, başka macun
kalmadığını gösterdi. Öğretmen Racz, şapkasını aldı,

  --Bir daha dernek falan kurduğunuzu duymayacağım.
Tamam mı? Hele bir duyayım görürsünüz gününüzü...
Şimdi herkes evine, haydi bakalım!

  Çocuklar sessiz sedasız yürüdüler. İçlerinden birinin
hafif bir sesle konuştuğu duyuldu:

  --Hoşça kalın öğretmenim.

  Lejik'ti bu. Az önce öbür çocuklar öğretmene hoşça
kalın derlerken, ağzı macun dolu olan Lejik sesini
çıkaramamıştı.

  Öğretmen Racz, çıkıp gidince, dağıtılmış olan derneğin
üyeleri yalnız kaldılar. Kolnay, dışarıda bekleyen Boka'ya
soruşturmayı özetledi. Boka, rahat bir soluk aldı.

  --Çok korkmuştum doğrusu, dedi. Biri çıkıp Arsayı
ele verdi sanmıştım.

  Tam bu sırada, Nemeçek, yanlarına yaklaşıp fısıldadı:

  --Bana bakın... Öğretmen sizi sorguya çekerken pencerenin
yanında duruyordum ben... pencerenin camı yeni takılmıştı.
Ben de...

  Pencerenin camından kazımış olduğu taze macun topağını
gösterdi. Bütün çocuklar heyecanla gözden geçirdiler
macunu. Vays'ın gözleri parlıyordu sevinçten.

  --Macunumuz varsa dernek de var demektir. Toplantıyı
yaparız Arsada!

  --Arsada! Arsamızda! diye bağrıştı bütün çocuklar.
Sonra, hepsi birden evlerinin yolunu tuttular. Merdivenlerde,
Pal Sokağı Çocuklarının bağrışmaları yankılanıyordu:

  --Haayt, hooo! haayt, hooo!

  Bağıra çağıra fırladılar büyük kapıdan dışarı. Yalnız
Boka tek başına ve yavaş yavaş yürüyordu. Keyfi pek yerinde
değildi. Botanik Bahçesindeki adada, elinde fenerle
dolaşan Gereb hep aklındaydı. İhanet eden Gereb! Dalgın
dalgın yürüyerek evine gitti Boka. Yemeğini yedikten sonra,
ertesi günün Latince ödevini hazırlamaya koyuldu.

  Tanrı bilir nasıl becerdiklerini: Macun Derneğinin
tüm üyeleri saat iki buçukta Arsada hazırdılar. Barabas
öğle yemeğinden yeni gelmişti, hala ekmek kabuğunu geveleyip
duruyordu. Tokadı yüzüne indirmek için kapıda,
Kolnay'ı bekledi. Kolnay'dan çektikleri yetmişti çünkü.

  Üyelerin çoğunlukta olduğu anlaşılınca, Vays, hepsini
odun yığınlarının oraya çağırdı.

  --Oturum açılmıştır, dedi ciddi bir yüzle.

  Barabas'tan yediği tokatın karşılığını vermiş olan
Kolnay, yasaklamaya karşın, derneğin yaşaması gerektiğini
savundu. Barabas, Kolnay'ı suçlamaktan geri kalmadı:

  --Elbette, başkanlık sırası ona geldi de onun için. Bana
sorarsanız, dernek kapatılmalıdır artık. Siz sırayla başkan
olurken, bize de macun çiğnemek düşüyor. İğreniyorum
bu işten artık. Ağzıma şu yapışkan maddeden başka
bir şey girmeyecek mi?

  Derken Nemeçek söz almak istedi.

  --Söz istiyorum, diye seslendi başkana.

  --Sekreterimiz söz istiyor, diyen Vays, elindeki küçük
çanı çaldı.

  Ne var ki, Macun Derneğinin sekreterlik görevini yüklenmiş
olan Nemeçek'in sözü ağzında kaldı. Odun yığınlarından
birinin yanında Gereb'i görmesin mi? Gereb'in ne
mal olduğunu ondan, bir de Boka'dan başka bilen yoktu.
Odun yığınlarının arasından sessiz sedasız, sinsice yürüyen
Gereb, bekçi Yano'nun oturduğu küçük kulübeye doğru
ilerliyordu. Haini gözden kaçırmamak, onu adım adım
izlemek görevimdir, diye düşündü Nemeçek. Gereb gelecek
olursa, onu, adada Kızıl Gömleklilerle birlikte gördüğümüzü
bilmemelidir, demişti Boka. Olan bitenden hiç
kimsenin haberi yok sanmalıdır.

  Ama, işte Gereb gelmiş, ortalıkta dolaşıyordu. Şimdi
bekçinin kulübesine neden gidiyordu acaba? Nemeçek ille
de öğrenmek istiyordu bunu.

  --Sağolun başkanım, dedi. Başka bir kez söz alırım.
Yapılacak işlerim var şimdi.

  Vays, elindeki çanı yeniden salladı.

  --Bay sekreter, konuşmasını ertelemiştir.

  Bu arada bay sekreter çoktan koşmaya başlamıştı bile.
Nemeçek, aslında Gereb'in ardından koşmuyor, kestirmeden
gidip öne geçmek istiyordu. Boş alanı geçip Pal Sokağına
doğru ilerledi. Sonra Maria Sokağına saptı, buharlı
bıçkı atölyesine doğru deli gibi koşmaya başladı. Tepeleme
odun yüklü bir araba, tam kapıdan çıkacağı sırada az kalsın
altına alıyordu Nemeçek'i. İnce demir baca, keyifle pofluyor,
beyaz buharını püskürtüyordu. Buharlı bıçkı makinesi
de bir yeri acımış gibi inim inim inliyordu.

  Nemeçek, bir yandan koşarken, bir yandan da,

  --Dikkatli olmalıyım, diye söyleniyordu kendi kendine.
Küçük yapının yanından geçip odun yığınlarına ulaşmış,
bekçi kulübesinin hemen arkasına sızmıştı. Kulübenin
çıkıntılı çatısı, ardındaki odun yığınına bitişikti neredeyse.
Odun yığınına tırmanan Nemeçek yüzükoyun yattı.
Yattığı yerden, aşağıyı gözleyip ne olacak bakalım diye
beklemeye başladı. Gereb'in, şu bekçi Yano ile ne alıp vermediği
vardı ki? Yoksa, Kızıl Gömleklilerin bir savaş hilesiyle
mi karşı karşıyaydılar? Her ne olursa olsun, aşağıda
yapılacak konuşmaya kulak kabartacaktı. Ah ah, daha
şimdiden kazanacağı onurdan nasıl keyifleneceğini düşünüyordu.
Hele şu yeni ihaneti de ortaya çıkarsın, gururundan
yanına varılamayacaktı o zaman.

  Çevresini dikkatle izlerken birden Gereb'i gördü.
Usul usul kulübeye yaklaşmakta olan Gereb, izleyen biri
varmış gibi, korkuyla dönüp dönüp arkasına bakıyordu.
İzlenmediğine aklı yatınca, dosdoğru ilerlemeye başladı.
Bekçi Yano, kulübenin önündeki sıraya oturmuş piposunu
tüttürüyordu. İçtiği tütün, izmaritlerden çıkarılmış tütündü.
İzmaritleri, öteden beri çocuklar toplayıp getirirlerdi
Yano'ya.

  Bekçinin yanındaki köpek, yattığı yerden fırlayıverdi.
Gereb'e bir iki havladı, ama çocuğun yabancı olmadığını
sezinleyince, yattığı yere uzandı yeniden. Gereb, Yano'ya
iyice yaklaşınca, Nemeçek her ikisini de göremez oldu.
Gelgelelim, bizim ufarak sarı oğlan, daha bir yüreklenmişti
şimdi. Elinden geldiğince sessiz olmaya çalışarak, odun
yığınından kulübenin damına tırmanıverdi. Dama yüzükoyun
uzandı, iyice aşağıya kaydı, kapının üzerinden Gereb ile
bekçiyi gözetlemeye başladı. Altındaki tahtalar çatırdadıkça,
Nemeçek'in kanı buz kesiyordu... Yine de kafasını dikkatle
ileri uzattı. Gereb ile Bekçi Yano, akıllarına esip de şöyle
başlarını kaldırıp bakacak olsalar, tahtaların kenarında,
Nemeçek'in sarı başını görür, korkuya kapılırlardı mutlaka.
Çünkü, Nemeçek, gözlerini dört açmış, kulübenin önünde ne
yaptıklarını izlemeye çalışıyordu.

  Bekçi Yano'ya yaklaşan Gereb,

  --Günaydın Yano, dedi.

  --Günaydın, diye karşılık veren bekçi, piposunu bile
çıkarmadı ağzından.

  Gereb, bekçiye doğru eğilip,

  --Yano, dedi. Sana puro getirdim.

  Bu sevindirici haberi alan bekçi, piposunu ağzından
çıkarmak zorunda kaldı. Gözleri pırıl pırıl ışımıştı birdenbire.
Ee, kolay mıydı ya? Yano gibi bir adam için bütün bir
puroya sahip olmak kolay mıydı? Yano, puroyu izmarit olarak
görürdü hep. Gereb, puroları cebinden çıkarıp Yano'nun eline
tutuşturdu.

  --Aman ne iyi yapmışım da buraya tırmanmışım, diye
düşündü Nemeçek. Bekçiye puro getirdiğine göre, ondan
istediği bir şey var demekti.

  Gereb'in yavaşça. fısıldadığını duydu:

  --Kulübeye girelim Yano... Bizi görmesinler... Önemli
bir şey konuşacağım seninle. İstersen daha çok puron da
olabilir.

  Bunu söylerken cebinden birkaç puro daha çıkardı
Gereb.

  Nemeçek başını sallayıp mırıldandı:

  --Dünyanın purosunu getirdiğine göre bu işin içinde
bir iş var.

  Bekçi Yano, keyifle girdi kulübeden içeri. Gereb onu
izledi. Köpek de Gereb'in arkasına takıldı; kulübeye girdi.
Nemeçek öfke içindeydi.

  --Gördün mü başıma geleni? Dediklerinin hiçbirini
duyamayacağım şimdi, bütün planım altüst oldu.

  Kapıyı kaparlarken, köpeğin içeri sızabilmesini az
kıskanmadı hani!

  Nemeçek bir masal dinlemişti eskiden. Bu masaldaki
karga burunlu cadı, kralın oğlunu kara bir köpeğe dönüştürüyordu.
Ah ah, o karga burunlu cadı, bir de kendisini
köpek haline koysa en güzel milelerinden on beş, yirmi
tanesini feda ederdi doğrusu. Varsın Hektor'u da sarışın
Nemeçek haline koysundu cadı kadın. Ne de olsa arkadaş
sayılırlardı. Rütbesiz iki arkadaş...

  Ne var ki, masallardaki cadı kadın yerine keskin dişli
bir kurt imdada yetişti. Bir tahta kurdu, damdaki tahtalardan
birini güzelce kemirmiş, çoluk çocuğuyla birlikte güzel
bir şölen çekmişti kendine. Bunu yaparken, Pal Sokağı
çocuklarına ilerde ne büyük bir hizmette bulunacağını aklının
köşesinden bile geçirmemişti elbette. Tahta kurdunun
kemirdiği yerde, tahta, sigara kağıdı gibi incelmişti.
Nemeçek, oraya kulağını dayayınca, bir de ne görsün, aşağıda
konuşulanlar sözcüğü sözcüğüne duyulmuyor mu?
Oysa Gereb, bu kimsesiz yerde bile, söyledikleri duyulur
korkusuyla, çok yavaş konuşuyordu.

  --Bana bak Yano, diyordu, sana istediğin kadar puro
verebilirim, ama karşılığında bir şey yapacaksın benim
için.

  Yano, kuşkuyla sordu:

  --Nasıl bir şey yani?

  --Arsadan çocukları kovacaksın, o kadar. Odun yığınlarım
öteye beriye dağıtmalarına, burada oynamalarına izin
vermeyeceksin.

  Birkaç saniye ses soluk çıkmadı. Bekçi düşünüyor olmalı,
dedi Nemeçek içinden. Derken, bekçinin sesi duyuldu:

  --Çocukları buradan kovacağım desene?

  --Evet.

  --Peki, ama neden?

  --Çünkü başkaları gelmek istiyor buraya... Hep zengin
çocukları... Senin anlayacağın, bol bol puron olur o zaman...
Paran da olur...

  Para sözcüğü etkisini gösterdi hemen.

  --Para da mı verirler? Verirler mi?

  --Elbette. Hem de çil altın!

  Altın sözcüğü de etkisini gösterdi hemen.

  --Tamam, dedi. Kovarım onları.

  Kapının tokmağı döndü, kapı gıcırdadı. Gereb, kulübeden
çıktı. Ama, artık, Nemeçek de tavanda değildi. Bir
kedi çevikliğiyle aşağı atlayıp, odun yığınlarının arasından
koşarak Arsaya dönmüştü. Çok sinirliydi. Bütün çocukların
yazgısı, Arsanın geleceği kendisine bağlıymış gibi geliyordu
ona. Daha oldukça uzaktayken bağırdı:

  --Boka!

  Karşılık veren olmadı. Yeniden bağırdı:

  --Boka! Başkanım!

  --Daha gelmedi, diye karşılık verdi bir ses.

  Nemeçek, tayfun gibi uçtu gitti. Boka'ya haberi
yetiştirmeliydi hemen. Ülkelerinden kovulmadan önce mutlaka
birşeyler yapılmalıydı. En sondaki odun yığının yanından
geçerken, hala toplantıda olan Macun Derneği üyelerini
gördü. Ciddi bir yüzle oturumu yöneten Vays, küçük sarışının
yanlarından hızla geçtiğini görünce, seslendi:

  --Heey, bay sekreter!

  Nemeçek duramayacağını işaret etti koşarken.

  Nemeçek'in ardından; Bay sekreter! diye bağıran
Vays, ne önemli bir kişiliği olduğunu belirtmek için de
başkanlık çanını salladı.

  --Vaktim yok, vaktim! diye haykırdı Nemeçek.

  Boka'yı evinde bulmak için tabana kuvvet koşmayı
sürdürdü: Vays bunun üzerine son çareye başvurdu. Sert
bir sesle Nemeçek'in ardından haykırdı:

  --Er Nemeçek, dur!

  Bu buyruğu alan Nemeçek'in durması şarttı. Çünkü,
Vays teğmendi. Öfkeden çatlayacaktı neredeyse, ama
Vays rütbesini öne sürdü mü, boyun eğmek zorundaydı
elbet.

  --Buyrun teğmenim!

  --Beni dinle, dedi Macun Derneğinin başkanı. Bu,
günden başlayarak Macun Derneğini gizli bir dernek olarak
sürdürmeye karar verdik. Bir de yeni başkan seçtik.

  Çocuklar, hep bir ağızdan, yeni başkanın adını açıkladılar:

  --Yaşasın Kolnay!

  Sadece Barabas'ın sırıttığı görüldü:

  --Kahrolsun Kolnay!

  Vays, sözünü sürdürdü:

  --İşte böyle bay sekreter, görevinizde kalmak istiyorsanız,
bu kararı gizli tutacağınız üzerine şeref sözü vermelisiniz.
Öğretmen Racz bir duyarsa vay halimize...

  Tam bu sırada, Gereb'in odun yığınları arasından sinsi
sinsi geçtiğini gördü Nemeçek. Şimdi ellerinden kurtuldu
mu... her şeyin sonu gelmiş olacaktı... Ne kaleleri kalacaktı,
ne de Arsa. Ama Boka, tutar da güzel bir konuşmayla
Gereb'i etkilerse, Gereb yeniden iyi bir insan olurdu belki.
Ufaklık sarı oğlan dokunsanız ağlayacaktı öfkesinden.
Başkanın sözünü kesti:

  --Sayın başkanım... Acele işim var benim... Çok acele...

  Vays, sert bir sesle sordu:

  --Yoksa korkuyor musunuz, bay sekreter? Derneğin
gizliliği ortaya çıkarsa cezalandırılırsınız diye mi
korkuyorsunuz?

  Ama, Nemeçek'in kulağına bir şey girmiyordu artık.
Gözleri, Gereb'deydi. Odun yığınlarının arasından sıvışıp
kaçmak için, çocukların dağılmasını bekleyen Gereb'deydi
gözleri. Kafasında tek bir düşünce vardı: Gereb kaçtı kaçacak!
Artık ne Macun Derneği vardı aklında, ne bir şey; derneğe
de, dernektekilere de boşverip, fırtına gibi atıldı büyük
kapıya doğru.

  Bütün genel kurula bir mezar sessizliği çöktü. Başkan,
bu mezar sessizliğine yakışır mezardan gelme bir sesle,

  --Sayın üyeler, dedi. Ernö Nemeçek'in uygunsuz davranışını
hepiniz izlediniz. Ernö Nemeçek'in bir korkak olduğunu
açıklıyorum.

  --Doğru, çok doğru! diye haykırdı tüm üyeler.

  Kolnay daha da ileri giderek,

  --Derneğe ihanet etti! diye bağırdı.

  Rihter, acele söz istedi:

  --Derneği zor durumda bırakarak çekip giden bu haini
sekreterlikten alıp dernekten çıkaralım. Ayrıca, gizli
tutanak defterimize adını hain diye geçirelim.

  --Yerinde bir karar! diye haykırdı tüm üyeler hep bir
ağızdan. Ve başkan, derin bir sessizlik içinde, kararını
açıkladı:

  --Ernö Nemeçek, genel kurulca hain ilan edilmiştir.
Kendisi sekreterlik görevinden alınmış, dernekten çıkarılmıştır.
Tutanak yazmanı! Neredesin?

  --Buradayım, dedi Lejik.

  --Şöyle geçir tutanak defterine: Genel kurul, Ernö
Nemeçek'in korkak bir hain olduğunu açıklar. Adını da
küçük harflerle yaz o herifin!

  Bir uğultu dolaştı bütün genel kurulda. Genel kurullara
göre en ağır ceza verilmiş oluyordu bu kararla. Lejik'in
dört bir yanına doluştular. Yere bağdaş kuran Lejik,
derneğin tutanak defterini açıp dizlerine dayadı, eciş bücüş
harflerle deftere şunları yazdı:

  --ernö nemeçek bir haindir!--

  Macun Derneği, Ernö Nemeçek'in sorununu kaşla
göz arasında sıfıra indirmişti. Gelgelelim Ernö Nemeçek,
daha doğrusu ernö nemeçek, bu sırada var gücüyle Kınıji
Sokağına doğru koşuyordu. Boka'nın kendi halindeki,
gösterişsiz, tek katlı evine doğru...

  Evin kapısından içeri dalan Nemeçek, dışarı çıkmak
üzere olan Boka ile çarpıştı.

  --Hayrola? dedi Boka şaşkın şaşkın. Senin ne işin
var burada?

  Nemeçek olan bitenleri soluk soluğa anlatırken, bir
yandan da Boka'yı harekete geçirmek için yakasına asılıyordu.

  Arsanın yolunu tuttular.

  --Demek bütün bunları hem gördün hem de duydun, öyle mi?

  --Evet. Hem gördüm hem de duydum.

  --Gereb hala orada mıdır dersin?

  --Orada! Acele edersek yetişiriz.

  Kliniğin orada durmak zorunda kaldılar. Zavallı Nemeçek
ha babam öksürüp duruyordu. Yorgun olduğu için
bir ara sırtını duvara yasladı.

  --Çabuk... çabuk ol... çabuk git sen... ben... ben...
öksürüğüm geçince... gelirim.

  Boyuna kötü kötü öksürüp duruyordu.

  --Üşütmüşüm kendimi, dedi yanındaki Boka'ya, Botanik
Bahçesinde üşüttüm herhalde... Göle düştüğüm sırada!
Ama, o bir şey değildi yine. Asıl, Kış Bahçesindeki
havuzun suyu soğuktu, buz gibiydi. Tir tir titremiştim.

  Pal Sokağına saptılar. Tam köşeyi döndükleri sırada,
tahta perdenin kapısı aralandı. Gereb, dışarı fırladı kapıdan.
Nemeçek, heyecanla kolundan yakaladı Boka'yı,

  --İşte, dedi. Gereb bu, koşuyor!

  Boka, ellerini ağzına götürüp, sessiz sokağı çınlattı:

  --Gereeeb!

  Gereb durdu, dönüp arkasına baktı. Boka'yı görür
görmez makaraları koyverdi. Katıla katıla gülerek, Ring
Caddesine doğru koştu gitti.

  İki çocuk sokağın köşesine çivilenmiş gibiydiler. Gereb'i
göremiyorlardı artık. Her şey mahvolmuştu, farkındaydılar.
Ağızlarını bıçak açmıyordu. Hiç konuşmadan küçük
kapıya doğru yürüdüler. İçeriden, Arsada top oynayan
çocukların bağrışmaları geliyordu. Derken, Yaşşaa!
sesleri ortalığı inim inim inletti. Macun Derneği üyeleri yeni
başkan için gösteri yapıyorlardı. Oysa, şu küçük toprak
parçası belki de onların değildi artık. Ne var ki gerçeğin
farkında değillerdi. Şu avuç içi büyüklüğünde, verimsiz ve
yamru yumru toprak, iki yapının arasında soluksuz kalmış
şu sıkışık düzlük, sonsuzluk ve özgürlüğün simgesi,
sabahları Amerikan bozkırları, öğleden sonra Macar ovaları,
yağmurda deniz, kışta karda kuzey kutbu olan, onları
eğlendirmek için her kılığa giren candan dostları şu toprak
parçası, belki de onların değildi artık.

  --Şu işe bak, dedi Nemeçek. Daha haberi yok çocukların.

  Boka başını önüne eğdi, yavaşça mırıldandı:

  --Öyle. Daha bilmiyorlar.

  Nemeçek, Boka'nın önderliğine çok güvenirdi. Zeki,
akıllı dostu yanında oldukça umudunu yitirmezdi. Ama,
Boka'nın gözlerinin yaşardığını, başkanın, evet, adıyla
sanıyla başkanın, acılı ve titrek bir sesle; Ne yaparız
şimdi? diye mırıldandığını duyunca, bir korku düştü içine.

  :::::::::::::::::

  BEŞİNCİ BÖLÜM

  İki gün sonra, akşam karanlığının Botanik Bahçesini
sarmaya başladığı sıralarda, köprü üzerindeki iki nöbetçi,
koyu bir karaltının yaklaşmakta olduğunu gördüler.

  --Dikkat! diye bağırdı nöbetçilerden biri.

  Bunun üzerine, ikisi birden; uçlarında solgun ayışığının
parıldadığı mızraklarını havaya diktiler. Mızrakların
selamı, köprüden hızlı adımlarla geçen Kızıl Gömleklilerin
komutanı Ferenç Atş'ı karşılamak içindi.

  --Herkes burada mı? diye sordu Ferenç Atş.

  --Evet, yüzbaşım.

  --Ya Gereb? O da geldi mi?

  --İlk gelen o oldu yüzbaşım.

  Ferenç Atş, nöbetçilerinin selamına karşılık verdi.
Mızraklar inip yeniden dikildiler. Kızıl Gömlekliler
silahlıyken böyle selam veriyorlardı.

  Adadaki küçük düzlükte Kızıl Gömlekliler toplantı
halindeydiler. Atş, ilerleyip aralarına girince, Pastorların
büyüğü,

  --Dikkat! diye bağırdı.

  Uçları yaldızlı kağıtla kaplı mızraklar havaya dikildi.

  Selama karşılık veren Ferenç Atş,

  --Çocuklar, dedi, acele etmemiz şart. Ben biraz geciktim.
Hemen işe koyulalım. Feneri yakın.

  Komutan gelmeden fenerin yakılması usulden değildi.
Fener yandı mı, Ferenç Atş, adada bulunuyor demekti.
Pastorların küçüğü feneri yaktı. Kızıl Gömlekliler ateşin
çevresine çöktüler. Herkes susmuş, komutanın söze başlamasını
bekliyordu.

  Ferenç Atş sordu:

  --Yeni bir haber var mı?

  Sebeniç elini kaldırdı.

  --Söyle bakalım.

  --Pal Sokaklılardan ganimet aldığımız kırmızı--yeşil
bayrak, silah depomuzdan kaybolmuş, komutanım.

  Atş'ın kaşları çatıldı.

  --Silahlardan eksilmiş olan var mı?

  --Yok, komutanım. Buraya gelmeden önce, depo nöbetçisi
olarak denetledim depoyu. Mızrakları, baltaları gözden
geçirdim. Hepsi yerli yerinde. Yalnız, küçük bayrak
yerinde değildi. Biri çalmış olacak.

  --Ayak izleri var mıydı?

  --Vardı. Yönetmeliğe uyarak, her akşamki gibi dün
akşam da ince kum serpmiştim yıkıntının içine. Bugün yıkıntıyı
gözden geçirmeye gidince ne göreyim? Ayak izleri...
Yarıktan bayrağın bulunduğu köşeye, sonra aynı köşeden
yine yarığa giden ayak izleri... Yarıktan sonra, toprak
hem sert, hem de çimenliktir, onun için orada izler de
görünmez oluyordu artık.

  --Ayak izleri küçük müydü?

  --Evet. Hem de çok küçüktü diyebilirim. En küçük
ayaklımız Vendaver var ya, işte onun ayaklarından bile
küçüktüler.

  Derin bir sessizlik oldu.

  --Anlaşılan, yabancı biri girmiş silah deposuna, dedi
komutan. Hem de Pal Sokağındaki çocuklardan biri.

  Kızıl Gömlekliler arasında bir homurtu dolaştı. Ferenç
Atş sözünü sürdürdü:

  --Herhangi bir çocuk olsaydı silahlardan da alırdı bana
kalırsa. Ama düşünün ki, çocuk, yalnızca bayrağı alıyor.
Pal Sokaklılar, içlerinden birini bayrağı geri almak
için görevlendirmiş olacaklar. Ne dersin Gereb, senin
haberin var mı bu işten?

  Şu Gereb yok mu, iki yüzlü casusun tekiydi anlaşılan.
Ayağa kalktı:

  --Benim bir bilgim yok.

  --Peki. Otur bakalım. Bu işi sonra araştırırız. Önce
biz kendi işimize bakalım. Biliyorsunuz, geçenlerde utanılacak
bir olay geçti başımızdan. Biz hepimiz Adadayken,
düşman buralara kadar sokulup şu ağaca kırmızı bir kağıt
iliştirdi. Öyle de becerikli davrandılar ki, yakalayamadık
onları. İki yabancı çocuğu Memurlar Mahallesine kadar
kovaladık. Neden sonra kafamıza dank etti ki, onlar boş
yere kaçmışlar bizden, biz de onları boşuna kovalamışız.
Kağıdın burnumuzun dibindeki ağaca iliştirilmesi bizim en
büyük ayıbımızdır. Onun için, ne yapıp yapıp öc almamız
gerek. Arsayı ele geçirmek için Gereb'in durumu incelemesini
bekliyorduk. Şimdi Gereb raporunu verecek, biz
de savaşa ne zaman gireceğimizi kararlaştıracağız.

  Gereb'e baktı.

  --Gereb, ayağa kalk!

  Gereb ayağa kalktı.

  --Anlat bakalım. Raporunu dinleyelim.

  --Şey... dedi Gereb biraz şaşkın. Bana kalırsa, orayı
savaşsız da ele geçirebiliriz. Eskiden ben de onlardandım,
diye düşündüm de... Şimdi, dedim kendi kendime, neden
yalnız benim yüzümden olsun... Yani arsaya bakan bekçiyi
elde ettim rüşvet verip. Şimdi bekçi Yano, onları oradan...
oradan...

  Birden, dut yemiş bülbüle döndü Gereb. Ferenç Atş,
öyle kötü kötü bakıyordu ki gözlerine, konuşmasını bitiremedi.
Öyle kötü kötü bakması yetmiyormuş gibi, bütün çocukları
tir tir titreten gür sesi de yükseldi Ferenç Atş'ın.
Hele bir kızmaya görsün, hep böyle korkunçlaşırdı bu güçlü
kuvvetli delikanlı.

  --Sen Kızıl Gömleklileri hala tanımamışsın anlaşılan.
Biz ne pazarlık eder, ne de rüşvet veririz. Arsayı iyilikle
vermezlerse, zorla alırız. Bana ne bekçiden, bana ne kovmaktan
kovulmaktan. Senin yaptığına adıyla sanıyla sinsilik derler.

  Herkes suspus olmuştu. Gereb utancından önüne bakıyordu.

  Ferenç Atş, ayağa kalktı.

  --Korkuyorsan defol git! Evine dön!

  Bu sözleri Gereb'in yüzüne bir şamar gibi indirirken,
gözlerinde de şimşekler çakıyordu sanki. Gereb çok korkmuştu.
Kızıl Gömlekliler onu aralarından atacak olurlarsa
çok kötü olur, dünyanın hiçbir köşesinde bir yeri olamazdı
artık. Onun için, başını dik tutup, korkusuz bir sesle
konuşmayı denedi:

  --Korkak değilim ben. Sizinleyim, sizinle kalacağım.
Size bağlı kalacağıma da söz veriyorum.

  --İşte buna sevindim, dedi Atş. Ama, yeni gelen üyeye
yakınlık duymadığı, yüzünden belli oluyordu.

  --Bizimle kalacaksan, bizim yasalarımıza göre and içmen
gerekir.

  Gereb rahat bir soluk aldı.

  --Hem de bütün yüreğimle, dedi.

  --Ver elini öyleyse!

  El sıkıştılar.

  --Bundan böyle teğmen rütbesine sahipsin. Sebeniç,
sana da bir mızrakla Kızılderili baltası verir, adını da gizli
listeye yazar. Şimdi iyi dinleyin hepiniz! İşimizi savsaklayamayız
artık. Yarın saldırıya geçeceğiz. Yarın öğleden
sonra hepimiz burada toplanırız. Birliğimizin yarısı Maria
Sokağından girip kaleleri ele geçirir. Öbür yarısına da kapıyı
sen açarsın Gereb. Bu kuvvet, Pal Sokağı Çocuklarını
Arsadan atacaktır. Odun istiflerinin arasına sığınacak
olurlarsa, o zaman, öbür arkadaşlarımız kalelerden saldırıya
geçerler. Bize bir oyun yeri gerekli. Ne pahasına olursa
olsun, ele geçireceğiz orayı.

  Kızıl Gömlekliler, yerlerinden fırlayıp mızraklarını
havaya kaldırdılar.

  --Yaşasın! diye haykırdılar.

  Komutan, eliyle susmalarını işaret etti.

  --Sana soracağım bir şey daha var Gereb. Ne dersin,
Pal Sokağı çocukları senin bize geçtiğini sezmişler midir
acaba?

  --Sanmıyorum, dedi çiçeği burnunda teğmen. Diyelim
ki içlerinden biri, kırmızı kağıdı ağaca asmaya geldi.
Beni o karanlıkta göremezdi ki!

  --Demek, sana kalırsa yarın öğleden sonra rahatça
aralarına girebilirsin?

  --Hem de rahat rahat.

  --Kuşkuya kapılmazlar mı acaba?

  --Hayır. Kuşkulansalar bile seslerini çıkaramazlar.
Hepsi korkar benden. Aralarında gözü pek tek bir çocuk
bile yok!

  İncecik bir ses sözünü kesti Gereb'in.

  --Nasıl yok, bal gibi var!

  Dört bir yanlarına bakındılar, Ferenç Atş şaşkın şaşkın
sordu:

  --Kimdi o konuşan?

  Karşılık veren olmadı. Ama o ince, tatlı ses yeniden
duyuldu.

  --Yok diyen de kim, var, hem de bal gibi var!

  Sesin, ağacın tepesinden geldiğini çok iyi duymuşlardı
şimdi. Biraz sonra, dallar hışırdamaya başladı. Koca
ağacın dalları arasından çatırtılar yükseldi. Derken, birdenbire
ufacık, sarışın bir çocuk ağaçtan aşağı kayıverdi.
Son daldan yere atlayınca, üstünü başını silkip düzeltti.
Olduğu yerde dimdik durdu. Şaşkına dönmüş Kızıl Gömleklilere
gözlerini dikip cesaretle baktı. Durup dururken
ortaya çıkan bu çağrısız konuk öylesine şaşırtmıştı ki hepsini,
biri çıkıp da tek sözcük olsun söyleyemiyordu.

  Gereb sapsarı kesilmişti.

  --Nemeçek, dedi korkuyla.

  --Evet benim, Nemeçek! Bayrağı kim çaldı diye arayıp
durmanıza gerek yok. Ben çaldım bayrağı ve buradayım
işte. Vendaver'in ayaklarından daha küçük olan ayaklar
da işte benim ayaklarım. Aslında hiç sesimi çıkarmasam
da olurdu. Siz gidinceye kadar bekleyebilirdim. Saat
dörtten beri ağacın tepesindeyim. Ama Gereb, tutup da,
birliğimizde tek bir gözü pek çocuk bile bulunmadığını
söyleyince, dayanamadım artık. Kendi kendime dedim ki:
Dur hele, sana şimdi gösteririm Pal Sokağı çocukları arasında
yürekli çocuklar da bulunduğunu. Başkası olmasa
bile ben varım, evet, ben Nemeçek, üstelik subay bile değilim
daha. Böyle dedim kendi kendime. İşte karşınızdayım.
Bütün konuşmalarınızı dinledim, bayrağımızı geri aldım
gizlice; şimdi istediğinizi yapabilirsiniz bana. İster dövün
sövün, isterseniz bayrağı zorla alın elimden. Yalnız,
şunu bilin ki, onu kendi elimle size teslim edecek değilim.
Daha ne bekliyorsunuz? Ben tek başımayım işte, siz on kişisiniz.
Bire karşı on, daha ne bekliyorsunuz?

  Heyecandan kıpkırmızı kesilmişti. Böyle konuşurken
kollarını iki yana açıyordu. Bir eliyle de sıkı sıkı bayrağı
tutuyordu. Kızıl Gömleklilere gelince, onlar şaşkınlıktan
kurtulamamışlardı daha. Bu ufacık, sarışın oğlandan gözlerini
ayıramıyorlardı. Kendine güvenen, korkusuz bir hali
vardı. Bunu yüzlerine vururken, güçlü kuvvetli Pastor
Kardeşleri, Ferenç Atş'ı hatta bütün oradakileri dövecek
gücü kendinde buluyor gibiydi.

  Pastor Kardeşler, çok geçmeden her zamanki soğukkanlılıklarını
gösterdiler. Nemeçek'in üzerine yürüyüp,
sağdan, soldan kollarını yakaladılar. Sağ yanında duran
Pastor'ların küçüğü, bayrağı Nemeçek'in elinden almaya
çalışırken, Ferenç Atş'ın sesi, büyük sessizliği bozuverdi:

  --Durun! Bırakın onu!

  İki Pastor, komutanlarının yüzüne şaşkınca baktılar.

  --Dokunmayın ona! dedi Ferenç Atş. Bu çocuk hoşuma
gitti benim. Gerçekten gözüpek bir çocuksun, Nemeçek.
Uzat elini sıkayım. Aramıza katıl, sen de Kızıl
Gömleklilerden ol!

  Nemeçek, hayır anlamında başını salladı.

  --Ben öyle şey yapmam, dedi meydan okuyarak. Kesinlikle
hayır.

  Sesi tir tir titriyordu, ama korkudan değil, heyecandan.
Yüzü ve bakışları son derece ciddi, tekrarladı:

  --Ben öyle şey yapmam!

  Ferenç Atş gülümsedi:

  --Peki, öyle olsun, dedi. Bizim için fark etmez. Şimdiye
kadar hiç kimseyi buyur etmedim aramıza. Bütün buradakiler
kendileri başvurmuşlardır. Benim aramıza çağırdığım
ilk çocuk sensin. Ama sen bilirsin, istemiyorsan katılma
aramıza...

  Ve sırtını döndü.

  Pastor Kardeşler sordular:

  --Bunu ne yapacağız şimdi?

  Komutan omuz silkti.

  --Bayrağı alın elinden!

  Pastorların büyüğü, Nemeçek'in küçücük elini şöyle
büktüğü gibi kırmızı--yeşil bayrağı alıverdi. Nemeçek'in eli
de az acımamıştı doğrusu. Pastorların kuvvetine diyecek
yoktu, ama bizim ufaklık sarı oğlan canını dişine taktı,
sesini çıkarmadı.

  --Bayrağı aldım, dedi Pastor.

  Herkes, heyecanla bekliyordu şimdi ne olacak diye.
Büyük Ferenç Atş, ağır mı ağır bir ceza verecekti Nemeçek'e.
Nemeçek, dişleri birbirine kenetlenmiş ve meydan
okurcasına, dimdik duruyordu olduğu yerde.

  Ferenç Atş şöyle bir dönüp el etti Pastorlara.

  --Bu cılız herifi dövmek bize yakışmaz... Ama... durun
bakayım... evet... onu suya daldırıp iyice bir ıslatın!

  Kızıl Gömlekliler kahkahalarını tutamaz oldular. Ferenç
Atş ile Pastorlar da gülüyordu. Sebeniç, kepini havaya
fırlatırken, Vendaver de deliler gibi zıplayıp duruyordu.
Bir ağacın altında duran Gereb bile gülüyordu. Sevinçten
kabına sığamayan bütün bu topluluk içinde tek bir surat
vardı ciddi kalıp gülmeyen; o da Nemeçek'in suratıydı
elbette. Kendini üşütmüş olan Nemeçek'in öksürüğü kesilmemişti.
Annesi evden çıkmasını yasaklamıştı, ama bizim
küçük sarı oğlan evde kapalı kalmaya dayanamamıştı.
Saat üçte evden sıvışmış, saat üç buçuktan akşama kadar
ağacın tepesinde kalmıştı. Ama hastalansa da, ölse de, ağzını
açıp bir şey söylemeyecekti. Ben üşüttüm, hastayım
mı diyecekti yani? Bunu ağzından kaçırdı mı daha da alaya
alırlardı kendisini. Otuz iki dişini birden göstererek sırıtan
şu Gereb bile gülerdi o zaman. Hiç sesini çıkarmadı.
Ne yaparlarsa katlanmaya karar verdi. Bütün çocukların
kahkahaları arasında Pastor Kardeşler tarafından Ada kıyısına
sürüklenen Nemeçek, gölün sığ sularına batırıldı.

  Pastorlar acıma nedir bilmezlerdi. Biri ellerinden tutmuştu
Nemeçek'i, öteki ensesinden yakalamıştı. Çok geçmeden
Nemeçek boğazına kadar suya batmıştı bile. Adadaki
bütün Kızıl Gömlekliler sevinç içindeydiler. Hep birden
Kızılderili dansına başlayıp, keplerini havalara fırlattılar,
bağrıştılar, coştular.

  Savaş çığlıkları ortalığı inletiyordu.

  --Huya hop, huya hop, huya hop!

  Çığlıklar, atılan kahkahalara karışıyor, gürültü küçük
adanın sessizliğini bozuyordu. Nemeçek'in üzgün bir
kurbağadan farkı yoktu. Suratı asık, bakışları küskün, suyun
üzerindeki gözleri biraz ötedeki Gereb'e dikilmişti.
Gereb, kıyıda bacaklarını ayırarak durmuş, kaba kaba gülerek,
Nemeçek'e, oh olsun der gibi başını sallıyordu.

  Neden sonra Pastorlar tarafından serbest bırakılan
Nemeçek, gölden emekleyerek çıktı. Tepeden tırnağa sırılsıklam,
üstü başı çamur içinde bir adamcık! Bu halini gören
Kızıl Gömleklilerin neşesine ve coşkusuna diyecek
yoktu. Zavallı Nemeçek'in küçük bir fino köpeğinden farkı
yoktu. Şöyle bir silkinince, bütün çevresindekiler kaçıştılar,
sular sıçramasın diye. Eh işte, düşenin dostu olmaz
derler ya, alayların da sonu bir türlü gelmiyordu artık.

  --Kurbağaya bakın, kurbağaya!

  --Bol bol yuttun mu suları, yetti mi?

  --Hazır suya girmişken biraz da yüzseydin.

  Nemeçek, karşılık vermiyordu. Yalnızca acı acı gülüyor,
ıslak ceketini sıvazlıyordu eliyle. Tam bu sırada, Gereb
yanına yaklaşıp karşısında durdu. Önce sırıtarak güldü,
ardından, caka satar gibi sordu:

  --N'aber, iyi miydi?

  Nemeçek, iri mavi gözlerini Gereb'in yüzüne dikip,
şöyle bir baktı.

  --İyiydi ya, dedi. Elbette iyiydi, kıyıda durup karşıdan
benim halime gülmekten çok daha iyiydi. Arkadaşlarımın
düşmanlarıyla işbirliği yapmaktansa, bütün bir yıl boğazıma
kadar suya batmış olarak otururum daha iyi. Beni
suya daldırmanız vız gelir bana. Geçenlerde ben kendiliğimden
de girdim suyun içine. Ve ne gördüm o gün suyun
içindeyken, biliyor musun? Seni gördüm, seni burada,
hem de düşmanlarımızın arasında gördüm. Beni aranıza
çağırabilir, sizden olayım diye bana kavuk sallayabilir,
size katılayım diye beni armağanlara boğabilirsiniz, ama
hepsi boşuna. Bütün bunlar beni hiç mi hiç etkilemez. Beni
yine suya daldırsanız da, yüzlerce, binlerce kez suya daldırsanız
da, yine geleceğim, yarın da geleceğim, öbür gün
de. Beni bulamayacağınız bir yere saklanmayı bileceğim.
Hiçbirinizden korkum yok benim. Hele siz de Pal Sokağına,
Arsamızı elimizden almaya gelin, bizi karşınızda bulacaksınız
orada. Hele bir gelin de alın boyunuzun ölçüsünü.
Bizim de on kişi olduğumuz bir yerde, benim şimdi konuştuğumdan
başka bir dille konuşuruz sizinle. Beni altetmek
kolay elbette. Büyük balık küçük balığı yer. Müzenin
bahçesinde Pastorlar milelerime el koymuşlar, almışlardı
milelerimi. Onlar, benden güçlüydüler o sırada. Bir kişi
on kişiyle başa çıkamaz. Onun için, hiç mi hiç aldırdığım
yok burada olan bitenlere. Beni dövseniz de vız gelir bana.
İsteseydim suya dalmak zorunda da kalmazdım. Ama sizden
biri olmak istemedim ben. Dilerseniz suda boğarak öldürün
beni, öldüresiye dövün isterseniz. Ama ben ihanet
etmem şurada duran gibi... Şunun yaptığını yapmam, ihanet
etmem ben...

  Kolunu uzatan Nemeçek, Gereb'i gösteriyordu. Gereb'in
kahkahası boğazında düğümlenip kalmıştı. Fenerin
ışığı, Nemeçek'in küçük, sarı başını, ıslak giysilerini
aydınlatıyordu. Gururla, korku bilmez ve içinin temizliğini
yansıtan bir bakışla Gereb'e bakıyordu Nemeçek. Bu bakış altında
ezilen Gereb, içine bir ağırlık çöktüğünü hissetti. Yüzü
ciddileşti, başı önüne eğildi. Herkes suspus olmuştu.
Öylesine bir sessizlik ki, bir tapınaktaydılar sanki. Nemeçek'in
üstünden suların şıp şıp yere damladığı görülüyordu.

  Bu büyük sessizliği bozan, Nemeçek oldu:

  --Gidebilir miyim artık?

  Kimse karşılık veremedi.

  Nemeçek yeniden sordu:

  --Beni öldüresiye dövmeye niyetiniz yok anlaşılan.
Gidebilir miyim?

  Yine bir karşılık çıkmayınca, yavaş yavaş ve sakin
adımlarla köprüye doğru yürümeye başladı. Tek bir el bile
kalkmadı, tek bir çocuk olsun kıpırdamadı yerinden. Bu
ufacık, sarışın oğlanın gerçek bir kahraman gibi, erkek bir
adam gibi davrandığını hepsi de kabullenmişti. Yetişkin
bir erkek gözüyle bakılmayı hak etmişti doğrusu... Köprüdeki
nöbetçiler, bütün olan biteni izlemişlerdi. Hayran
hayran Nemeçek'e bakıyorlardı. Ona dokunmayı göze alamadılar.
Nemeçek, köprüye yeni adım atmıştı ki, Ferenç
Atş'ın gürleyen sesi yükseldi:

  --Dikkaat!

  Esas duruşta selama geçen nöbetçiler, parlak uçlu
mızraklarını havaya diktiler. Bütün öbür çocuklar da hep
birlikte mızraklarını havaya dikip topuklarını vurdular.
Mızrakların sivri uçları ayışığı altında pırıl pırıldı. Ses
soluk çıkmıyordu. Bütün duyulan, Nemeçek'in yavaş yavaş
uzaklaşan adımlarından çıkan sesti. Sonra, içlerine su dolmuş
ayakkabıların foşurtusunu andıran bu ses de duyulmaz oldu.
Nemeçek gitmişti.

  Adadaki Kızıl Gömlekliler şaşkın şaşkın bakıştılar
karşılıklı. Ferenç Atş, başı önünde, düzlüğün ortasındaydı.
Tam bu sırada yanına yaklaşan Gereb, Atş'ın karşısına
geçip durdu. Gereb'in yüzü bembeyazdı. Duvar gibi. Birşeyler
mırıldandı kem küm ederek:

  --Şey... hani... biliyorsun ya...

  Ama Ferenç Atş, sırtını döndü Gereb'e. Bunun üzerine
Gereb, kıpırdamadan duran öteki çocukların yanına yürüdü,
Pastor Kardeşlerden büyüğünün karşısına geçti.
Kem küm ederek mırıldandı yine deminki gibi:

  --Şey... hani... biliyorsun ya...

  Ama, Pastor da komutanın yaptığını yaptı, sırtını döndü.
Gereb, ne yapacağını şaşırmış, sap gibi ortada kalmıştı.
Boğulur gibi bir sesle,

  --Artık gitsem iyi olacak, dedi.

  Bir karşılık veren olmadı. Gereb de, aynı yolu biraz
önce küçük Nemeçek'in izlediği yolu izleyerek uzaklaştı.
Ama, onu selamlayan falan olmadı. Nöbetçiler, köprünün
korkuluğuna yaslanmışlar, suya bakıyorlardı. Botanik
Bahçesinin sessizliği içinde Gereb'in ayak sesleri gittikçe
uzaklaştı, sonra kesildi.

  Kızıl Gömlekliler kendi kendilerine kalınca, Ferenç
Atş'a bir canlılık geldi. Pastor Kardeşlerin büyüğüne, yüzleri
birbirlerine değercesine yaklaştı, sakin sakin sordu:

  --Müzenin bahçesinde bu çocuğun milelerini mi aldın sen?

  Pastor, hafif bir sesle,

  --Evet, dedi.

  --Kardeşin de yanında mıydı?

  --Evet.

  --El koydum mu yaptınız?

  --Evet.

  --Küçük, güçsüz çocukların mileleri alınmayacak demedim
mi ben? Kızıl Gömleklilere böyle buyruk vermedim mi?

  Pastor Kardeşler suspus olmuştu. Ferenç Atş'a karşı
gelinemezdi. Komutan, sert bakışlarıyla tepeden tırnağa
süzdü iki kardeşi. Sonra, karşı durulamayacak sakin bir
sesle buyurdu:

  --Girin suya bakalım!

  Pastorlar hiçbir şey anlamamış gibi bakakaldılar başkanın
yüzüne.

  --Anlamadınız mı? Böyle, olduğunuz gibi, giyimlerinizle,
doğru suyun içine...

  Bazı çocukların kıs kıs güldüğünü görünce, sözü sürdürdü Atş:

  --Bunların haline gülenler de suyu boylayacak, bunu
iyi bilin!

  Bunun üzerine, kimsede gülecek hal kalmadı. Pastorlara
şöyle bir bakan Ferenç Atş, sabırsızlanarak,

  --Ne duruyorsunuz! diye bağırdı. Doğru suyun içine;
hem de boğazınıza kadar, marş marş!

  Ötekilere dönüp çıkıştı:

  --Siz de aval aval bakıp durmayın onlara. Dönün sırtınızı!

  Kızıl Gömlekliler, oldukları yerde çark edip, sırtlarını
göle verdiler. Hatta, Ferenç Atş bile Pastor Kardeşlerin
bu cezayı kendilerine nasıl uyguladığını seyretmedi. İki
kardeş tıpış tıpış göle doğru yürüyüp boğazlarına kadar suya
girdiler. Çocuklar bir şey görmediler, ama iki kardeşin
çıkardığı şıpırtıy bal gibi duydular. Ferenç Atş'a gelince,
o bir göz atmaktan alamadı kendini. İki kardeşin gerçekten
suya girdiklerinden emin olmak istedi. Sonra, komutunu verdi:

  --Tüfek indir! İleri, marş!

  Birliği Adadan çıkarmak üzere yürüyüşe geçirdi. Nöbetçiler
feneri söndürdüler. Uygun adımla köprüden geçen
birliğe katıldılar artçı olarak. Çok geçmeden, Kızıl
Gömlekliler, Botanik Bahçesinin sık bitkileri arasında
gözden kayboldular.

  Pastor Kardeşler emekleye emekleye çıktılar gölden.
Karşılıklı bakıştılar, birbirlerini gözden geçirdiler, sonra
her zamanki gibi ellerini ceplerine sokup yürümeye koyuldular.
Ağızlarını bıçak açmıyordu. Yaptıklarından utandıkları belliydi.

  Ada, ayışığı altında, ilkyaz akşamının sessizliği içindeydi.
Yine ıpıssız kalmıştı.

  :::::::::::::::::

  ALTINCI BÖLÜM

  Ertesi gün öğleden sonra saat iki buçuğa doğru, birbiri
ardınca Arsanın küçük kapısından içeri giren çocuklar,
tahta perdenin iç tarafına kocaman çivilerle tutturulmuş
büyük bir kağıt gördüler.

  Bu büyük kağıt, bir bildiriydi: Boka tarafından, bütün
bir gece uykusuz kalınarak yazılmıştı. Bildiri kocaman
basımevi harfleriyle, kara çinimürekkebi kullanılarak
hazırlanmıştı. Yalnız satır başlarındaki harfler kan
kırmızısıydı.

  BİLDİRİ

  HERKES GÖREVİNİN BAŞINA!

  ÜLKEMİZ BÜYÜK BİR TEHLİKEYLE KARŞI KARŞIYADIR.

  GÖZÜPEK DAVRANMAZSAK BÜTÜN
TOPRAKLARIMIZI ELİMİZDEN ALACAKLAR!

  KIZIL GÖMLEKLİLER BİZE SALDIRMAK İSTİYORLAR.

  ARSAMIZ TEHLİKEDEDİR!

  AMA BİZ, KARŞILARINDA YER ALIP GEREKİRSE
HAYATIMIZLA KORUYACAĞIZ ÜLKEMİZİ.

  HERKES ÜZERİNE DÜŞEN GÖREVİ YAPACAKTIR!

  BAŞKAN

  Hiç kimse top oynamak istemiyordu bugün. Top, depo
görevlisi Rihter'in cebinde rahatına bakıyordu. Çocuklar
bir aşağı bir yukarı geziniyor, yakında çıkacak savaş üstüne
konuşuyorlardı. Bu arada hep tahta perdedeki bildirinin
önüne gidiyor, o ateşli sözleri yeni baştan okuyorlardı.
Çoğunun ezberindeydi artık bildiri; içlerinden biri odun
yığınlarının üzerine çıkıyor, sesine bir savaşçı havası vererek
aşağıdakilere okuyordu bildiriyi. Hoş, aşağıdakiler bütün
okunanı ezbere biliyorlardı, ama yine de ağızları açık
dinlemekten kendilerini alamıyorlardı. Bildiriyi sonuna
kadar dinledikten sonra, bir koşuda soluğu tahta perdenin
önünde alıyor, yeni baştan okuyor, bu kez de onlar odun
yığınına tırmanıp, aşağıda kalanlara yineliyorlardı bildiride
yazılanları.

  Bütün Pal Sokağı çocuklarının aklı fikri bu bildirideydi.
Nasıl olmasındı? Bir araya geleli, yani bütün tarihleri
boyunca, böyle bir olayla karşılaşmamışlardı. Boka, kendi
imzasını taşıyan bir bildiri yayınladığına göre, durum
gerçekten kötü, tehlike gerçekten büyük olmalıydı.

  Çocuklar, bu olayla ilgili tek tük ayrıntıyı daha önce
de duymuşlardı. Gereb'in adı orda burada kulaklarına
çarpmıştı, ama yine de kesin bir şey bilmiyorlardı. Başkan,
Gereb konusunu çeşitli nedenlerden ötürü gizli tutmayı
uygun bulmuştu. Başkanın üzerinde durduğu bu nedenlerden
biri de, Gereb'i Arsada suçüstü yakalayıp mahkemeye
vermekti. Küçük Nemeçek'in tek başına gizlice
Botanik Bahçesine gireceği, orada ortalığı ayağa kaldıracak
bir olay yaratacağı, başkanın hayalinden bile geçmezdi
elbette. Başkan bunu ancak bugün öğleden önce, okulda
öğrenmişti. Latince dersinden sonra, okul kapıcısının
çörek sattığı bodrum katında Boka'yı bir kenara çeken Nemeçek,
bütün olan bitenleri anlatmıştı. Ama, saat iki buçukta
bile Arsadakilerden hiçbirinin fazla bir şey bildiği
yoktu. Herkes Başkanı bekliyordu.

  Bu genel heyecana, özelliği olan bir de telaş katılmıştı
ayrıca: Macun Derneğinin kendi yapısıyla ilgili bir aksaklık.
Evet, derneğin macunu kupkuru kesilmişti. Orasında
burasıda çatlaklar belirmiş olan macun, kullanılmaz haldeydi,
yapışkanlığını yitirmişti. Kimdeydi suç? Hiç kuşkusuz,
başkanda! Macunu çiğnemek görevi de başkana düşüyordu
elbette. Yeni başkan Kolnay'ın, bu görevi savsakladığı
ortadaydı. Bu ihmalci tutumu ilk yeren üyenin kim olduğunu
bulmak zor olmasa gerek. Evet, sert bir çıkış yapan
ilk üye Barabas oldu. Üye üye dolaşıp, Başkanın ihmalini
ağır sözlerle suçladı. Bu girişimi başarıya da ulaşmadı
değil. Daha beş dakika bile geçmeden, olağanüstü bir toplantı
yapılması için üyeleri harekete geçirdi. Kolnay işin
içinde ne olduğunu sezinliyordu.

  --Güzel, dedi. Yalnız, şu sırada Arsanın durumu çok
daha önemli. Olağanüstü toplantı çağrısını ancak yarın
yapabilirim.

  Gelgelelim, Barabas, Nuh diyor, peygamber demiyordu.

  --Canımıza tak etti artık. Sayın Başkan korkuyor anlaşılan.

  --Senden mi korkacağım?

  --Hayır, benden değil, genel kurul toplantısından!
Toplantının bugün yapılmasını istiyoruz.

  Kolnay, tam karşılık veriyordu ki, dışardan Pal Sokağı
çocuklarının savaş çığlıkları yükseldi.

  Hepsi de dikkat kesildiler. Boka, küçük kapıdan içeri
girdi. Yanında yürüyen Nemeçek, büyük, el örgüsü atkısını
boynuna sarmıştı. Başkanın görünmesiyle bütün tartışmalar
kesildi. Kolnay da çabucak yumuşadı.

  --İyi öyleyse, dedi. Toplantıyı bugün yaparız. Ama önce,
Boka'yı dinleyelim de...

  --Ona bir diyeceğim yok, diye karşılık verdi Barabas.

  Boka'nın dört bir yanına doluşan çocuklar, soru yağmuruna
tuttular onu. İki dövüş horozu olan Kolnay ile Barabas
da kalabalığa katıldılar. Susmalarını işaret eden Boka,
bütün çocukların dikkat kesilerek dinlediği şu sözleri
söyledi:

  --Arkadaşlar! Bildiriyi okudunuz. Nasıl bir tehlikeyle
karşı karşıya olduğumuzu anladınız. Düşman kampına
giren casuslarımız, Kızıl Gömleklilerin yarın için bir
saldırı hazırladıklarını öğrendiler.

  Bu sözler üzerine bir uğultu yayıldı ortalığa. Savaşın
kapıya dayandığından hiç kimsenin haberi yoktu.

  --Evet, dedi Boka. Yarın... Bugünden başlayarak sıkıyönetim
ilan ediyorum. Herkes, üstlerinin buyruklarına
kayıtsız şartsız uyacaktır. Tüm subaylar da bana uyacaklar.
Savaş bu, çocuk oyuncağı değil! Kızıl Gömlekliler güçlü
ve bizden üstündürler. Kıran kırana çarpışma olacak.
Kimseyi zorla savaşa sürüklemek niyetinde değilim.
Onun için şimdiden açıklıyorum: Savaşa katılmak istemeyenler
ellerini kaldırsınlar.

  Bir sessizlik çöktü ortalığa: Kimse elini kaldırmıyordu.
Boka tekrarladı:

  --Savaşa katılmak istemeyenler ellerini kaldırsınlar...
El kaldıran yok mu?

  Bütün çocuklar tek bir ağızdan bağırdılar:

  --Yok!

  --Öyleyse yarın, saat tam ikide burada bulunacağınıza
söz verin!

  Çocuklar, teker teker Başkanın önünden geçtiler.
Boka ertesi gün için hepsinden ayrı ayrı söz aldı.

  Lejik ileri atıldı.

  --Sayın Başkanım, dedi. Hepimiz buradayız, yalnız
Gereb yok.

  Ortalığa, bir mezar sessizliği çöktü. Herkes merak
içindeydi. Ne olmuştu şu Gereb'e acaba? Boka kafasına
bir şey koydu mu, ondan caymazdı bir daha. Bir sonuca
varmadan önce Gereb'i burada, arkadaşlarının önünde
rezil etmek niyetinde değildi.

  Oradan buradan sesler yükseldi:

  --Gereb'e ne oldu? Öğrenmek istiyoruz!

  --Hiçbir şey olmadı, diye karşılık verdi Boka, sakin
bir sesle. Onu daha sonra konuşacağız. Şimdi önemli olan,
savaşı kazanmamız. Ama, buyruklarımı vermeden önce
bir açıklama yapmam gerekiyor. Aranızda dargınlıklara,
küskünlüklere hemen son vermenizi istiyorum. Bugün
dargınların birbirleriyle barışacakları gündür.

  Kimseden çıt çıkmıyordu.

  --Ee, söyleyin bakalım, dedi Başkan. Aranızda birbirine
dargın olanlar yok mu?

  Vays, sessizliği bozdu:

  --Öyle sanıyorum ki... şey...

  --Hadi hadi, çıkar baklayı ağzından!

  --Şey işte... Kolnay ile... Barabas...

  Boka, Barabas'tan yana döndü,

  --Doğru mu söylüyor?

  Barabas kıpkırmızı kesildi,

  --Evet, dedi. Kolnay'la...

  Kolnay da,

  --Evet, Barabas'la... dedi.

  Boka, sertçe çıkıştı:

  --Barışın hemen, yoksa ikinizi de kovarım buradan.
Birbirimizle iyi geçinelim ki iyi savaşalım...

  Zorlana zorlana Boka'nın önüne yaklaşan iki dargın,
isteksizce el uzattılar birbirlerine. Elleri daha birbirinden
ayrılmamıştı ki, Barabas birden atıldı:

  --Başkanım!

  --Ne var?

  --Bir şartım var.

  --Neymiş o?

  --Şey işte... Yani... Diyelim ki Kızıl Gömlekliler
saldırmadılar bize... O zaman... o zaman Kolnay'la dargın
kalayım yine... Çünkü...

  Boka, Barabas'ı delik deşik eden bir bakışla baktı.

  --Kes sesini artık!

  Azarlanan Barabas suspus oldu. Ama içi içini yiyordu.
Karşısına geçmiş keyifli keyifli sırıtan şu Kolnay'a,
punduna getirip bir dirsek atabilse ne güzel olurdu. Neleri
gözden çıkarmazdı bunun için...

  Boka, Nemeçek'ten yana döndü,

  --Er Nemeçek, şu savaş planını ver bakalım!

  Nemeçek, her zamanki gibi hizmete hazır, elini cebine
atıp bir kağıt çıkardı. Boka'nın öğle yemeğinden sonra
hazırladığı savaş planıydı bu.

  Bütün çocuklar, kağıdı bir taşın üzerine yayan Boka'nın
çevresini kuşattılar. Nereye gönderileceklerini, ne
görev alacaklarını merakla bekliyorlardı. Boka savaş planını
şöyle açıkladı:

  --Planı iyice gözden geçirin, beni de iyi dinleyin. Bu
gördüğünüz, ülkemizin haritasıdır. Casuslarımızın raporuna
göre düşman aynı anda iki cepheden saldırıya geçecek.
Pal Sokağı ile Maria Sokağından. Şimdi, sırayla görelim
bunları. Şu A ve B ile işaretlenmiş iki dörtgen, Pal Sokağına
açılan kapıyı savunmakla görevli iki birliktir. A birliği,
Vays'ın komutasında ve üç kişiliktir. B birliğinde ise,
üç er bulunacak ve birlik, Lejik'in komutasında olacaktır.
Maria Sokağına bakan kapıyı da yine iki birliğimiz savunacaktır.
Bu kapıda, C birliğinin komutanı Rihter, D birliğinin
komutanıda Kolnay'dır.

  Tam bu sırada bir ses yükseldi:

  --Neden ben değilim?

  Boka, sert bir sesle sordu:

  --Kimdi o konuşan?

  Barabas el kaldırdı.

  --Yine mi sen? Hele bir daha sesin çıksın, soluğu savaş
divanında alırsın. Otur yerine!

  Barabas, kem küm edip yerine oturdu.

  --E harfiyle ve numaralarla işaretlenmiş kara noktalar,
siperlerimizdir. Kum torbalarıyla güçlendirilecek olan
bu siperlere ikişer kişi yetecektir. Kumla savaşmak kolaydır
ne de olsa. Üstelik, bu siperler, öylesine yakın ki birbirine,
saldırıya uğrayan herhangi bir sipere yanındaki siperden
yardım edilebilir. 1, 2, 3 numaralı siperler, Arsayı
Maria Sokağı cephesinden koruyorlar. 4, 5, 6 numaralar
ise, A ve B birliklerine kum bombalarıyla yardım edecekler.
Öbür siperlerle kalelere kimlerin gideceğini daha sonra
açıklayacağım. Birlik komutanları birliklerine alacakları
erleri kendileri seçecekler. Anlaştık mı?

  Bir ağızdan:

  --Evet komutanım! dediler.

  Bütün çocuklar, ağızları şaşkınlıktan bir karış açık,
gözleri dört açılmış, bu görkemli kurmay haritasının önünden
ayrılamıyorlardı. Hatta, kimileri not defterlerini çıkarmışlar,
başkomutanın söylediklerini harıl harıl not ediyorlardı.

  --Birliklerimizin savaş taktiği işte bu, dedi Boka.
Şimdi, sıra asıl savaş emrine geliyor. Hepiniz dikkat edin.
Tahta perde üzerine çıkacak gözcülerimiz, Kızıl Gömleklilerin
yaklaştığını haber verir vermez, A ve B grupları kapıları
açacaklar.

  --Biz mi açacağız kapıları?

  --Evet, açacağız. İçerde kapalı duracak değiliz, çünkü
savaşı kabul ediyoruz. Varsın girsinler içeri, onları dışarı
atmasını biliriz. Dediğim gibi, kapıları açıp düşmanı içeri
alacağız. Son erleri de içeri girdi mi, saldırıya geçeceğiz. 4,
5 ve 6 numaralı siperler hemen o anda bombardımana başlayacaklar.
Bu, Pal Sokağı cephesindeki birliğin görevidir.
Düşmanı atabilirseniz atacaksınız oradan. Diyelim atamadınız,
o zaman 3, 4, 5, 6 numaralı siperleri yarmalarını, Arsada
tutunmalarını önleyeceksiniz. Maria Sokağı cephesindeki
birliğin görevi daha da zor. Rihter ile Kolnay, siz
iyi dinleyin! C ve D birlikleri Maria Sokağına gözcü çıkaracaklar.
Kızıl Gömleklilerin ikinci birliği Maria Sokağı yönünde
görünür görünmez birliklerinizi savaş düzenine sokacaksınız.
Diyelim, Kızıl Gömlekliler kapıdan içeri girdiler,
her iki birliğiniz kısa bir çatışmadan sonra, kaçıyormuş
gibi yapacak. Buraya bakın... haritaya... görüyor musunuz?
İyi bak Rihter, şu senin komutan altındaki C grubu. Kaçıp
sundurmaya sığınacaksınız...

  Parmağıyla yerini gösterdi.

  --İşte şuraya... tamam mı?

  --Tamam.

  --Kolnay'ın komutasındaki D grubuna gelince, o da
koşarak Yano'nun barakasına dalacak. Şimdi iyi dinleyin,
sıra en önemlisine geldi. Haritaya bakın! Kızıl Gömlekliler,
sağ ve sol kanatlardan ilerleyip, 1, 2 ve 3 numaralı siperlerin
karşısına düşen bıçkıhanenin arkasına sızacaklar.
Siperler hemen bombardımana başlayacak. Tam bu sırada,
biri sundurmada, öteki bekçinin barakasında saklanmakta
olan iki grup yerlerinden fırlayıp, düşmana arkadan
saldıracak. İyi çarpışırsanız, düşman burada çaresiz
kalıp teslim olacaktır. Teslim olmazsa, düşmanı barakadan
içeri sürer, kapıyı üzerlerine kilitlersiniz. Bu iş de bitti
mi, C grubu barakanın yanından, D grubu da odun yığınlarını
dolanarak 6 numaralı siperin yanından ilerleyip
A ve B gruplarına yardıma koşarlar. Bu arada 1 ve 2 numaralı
siperlerdeki erlerimiz de 4 ve 5 numaralı siperlere gidecek,
düşmanın bombalanmasını yoğunlaştıracaktır. Bunun
ardından, A, B, C, D savaş birliklerimiz tek bir savaş
hattı üzerinde toplanarak düşmanın üzerine yüklenecekler,
onları, Pal Sokağı kapısına doğru süreceklerdir. Bu sırada,
bütün siperdekiler, bizimkilerin başlarından aşırtarak
bomba yağdıracaklar düşmana. Bütün kuvvetlerimizin
bu işbirliği karşısında, düşman, karşı saldırıya geçemeyecektir.
Böylece, Pal Sokağı kapısından dışarı atılacaktır.
Anladınız mı şimdi?

  Bir heyecan dalgası kapladı ortalığı. Mendillerini bayrak
gibi sallayanlar mı ararsınız, keplerini havalara fırlatanlar
mı? Görülmemiş bir coşkunluk! Büyük, kırmızı atkısını
boynundan çekip çıkartan Nemeçek, nezleli sesiyle
bastırdı bağrışmaları:

  --Yaşasın Başkanımız!

  Dört bir yandan bağıran bağıranaydı:

  -Yaşasıııınn!

  Boka, bir el etti şöyle,

  --Susun, dedi, susun...Bir şey daha var. Ben emir subayımla
C ve D birliklerinin yakınında olacağım. Emir subayımla
göndereceğim emirlere, benden emir alıyormuş
gibi harfi harfine uyacaksınız.

  İçlerinden biri sordu:

  --Emir subayı kim?

  --Nemeçek.

  Çocuklardan bazıları karşılıklı bakışmaktan kendilerini
alamadılar. Macun Toplayanlar Derneğinin kimi üyeleri de
birbirlerini dürttüler. Bazılarınca bu duruma karşı çıkılması
gerekiyordu. Aralarında konuştukları duyuldu:

  --Hadi söylesene!

  --Sen söyle!

  --Neden ben söyleyecekmişim? Senin dilin yok mu?

  Boka, şaşkınlıkla bakındı dört bir yanına.

  --Yoksa, Nemeçek'e karşı söyleyecekleriniz mi var?

  Konuşmayı göze alabilen tek çocuk Lejik oldu:

  --Evet.

  --Ne söyleyeceksin?

  --Şey... Macun Toplayanlar Derneğinin genel kurul
toplantısında... hani geçenlerde... biz... şeyi...
Boka'nın sabrı tükeniverdi birden. Lejik'i azarladı:

  --Yeter! Kes sesini artık! Ahmakça görüşleriniz sizin
olsun. Emir subayım Nemeçek'tir. İşte o kadar. Kararıma
dil uzatanı savaş divanına veririm.

  Gerçi sert bir çıkıştı bu, ama savaş zamanı başka türlü
davranılamayacağını da kabul ediyorlardı. Bu yüzden,
Nemeçek'in emir subayı olmasına karşı koyamadılar. Yalnız,
Macun Derneğinin ileri gelenleri, aralarında fiskos ettiler.
Adıyla sanıyla derneğe saygısızlık denir buna, gibisinden
konuşmalar geçti aralarında. Genel kurul toplantısında
hain damgası yemiş, adı kara deftere --hem de küçük
harflerle-- geçirilmiş bir kimseye savaş içinde böylesine
önemli bir görev vermek utanılacak bir şey değil miydi?
Ama bir bilselerdi...

  Boka, cebinden bir liste çıkardı. Buradan kimlerin komutan
olarak atandığını tek tek okudu. Birlik komutanları,
yanlarına alacakları ikişer eri seçtiler. Bütün işler büyük
bir ciddiyet içinde yürüyordu. Çocuklar da öylesine
canla başla katılıyorlardı ki bu işe, kimse ne bir şey diyor,
ne de bir şey istiyordu.

  Bütün işler tamamlanınca, Boka, ilk emri verdi:

  --Herkes görevi başına! Deneme yapacağız!

  Hepsi de hızla yerlerini aldılar.

  --Yeni bir emre kadar bekleyin! diye bağırdı Boka.

  Kendisi, Arsanın ortasında Nemeçek ile baş başa kaldı.
Zavallı emir subayı öksürüp duruyordu boyuna.

  Boka, yumuşak, candan bir sesle,

  --Ernö, dedi. Sen şu atkıyı sarıver yine boynuna, kötü
üşütmüşsün.

  Arkadaşına, şükran dolu gözlerle bakan Nemeçek, Boka'yı
ağabeyi bilip, sözünü dinledi. Büyük, kırmızı atkıyı
yeniden sardı boynuna. Yalnız kulakları dışarıda kalmıştı.

  Bu iş de tamamlandıktan sonra, Boka,

  --Şimdi iyi dinle beni, dedi 2 numaralı sipere bir
emir göndereceğim seninle...

  Nemeçek, şimdiye kadar göze alamadığı bir şey yaptı,
üst'ünün sözünü kesti,

  --Beni bağışlamanı dilerim, dedi. Ama önce sana söyleyeceğim
bir şey var.

  Boka kaşlarını çattı.

  --Neymiş o bakalım?

  --Macun Derneği üyeleri demin...

  --Hadi canım sen de, ciddiye mi alıyorsun o budalaları yoksa?

  --Evet, dedi Nemeçek. Çünkü onlar da ciddiye alıyorlar.
Ne budala olduklarını biliyorum, aldırdığım da yok zaten.
Benim için ne düşünürlerse düşünsünler, ama senin...
senin beni küçümsemeni istemem.

  --Neden küçümseyecekmişim seni?

  Nemeçek'in kırmızı atkısının püskülleri arasından ağlamaklı
bir ses geldi:

  --Baksana... adımı... adımı haine çıkardılar benim...

  --Hain mi? Sen mi?

  --Evet, ben!

  --Bak hele, ben de merak etmeye başladım şimdi.
Sen şu işi anlatsana bana bakayım.

  Nemeçek boğuk bir sesle ve kekeleyerek anlattı olup
biteni. Macun Toplayanlar Derneği üyeleri geçenlerde çalışmaları
gizli sürdürmek için and içmişlerdi. Rastlantı bu
ya, kendisi tam o sırada Gereb yüzünden ayrılmak zorunda
kalmıştı oradan. Bu rastlantıya yanlış anlam veren dernek
üyeleri, kendisini derneğe girmekten korkmuş olmakla
suçlamışlar, derneğe ihanet ettiğini ileri sürmüşlerdi.
Böylece hain damgasını yemiş, onuru kırılmıştı. Bu yüzden,
bütün yüzbaşılar, üsteğmenler, teğmenler, kötü gözle
bakıyorlardı kendisine. Başkanın, böyle sıradan bir ere
devlet sırlarını emanet etmesini, onunla arkadaşlık etmesini
hoş göremiyorlardı. Kendileri dururken böyle bir ere mi
görev verilmeliydi, diye düşünüyorlardı. Bütün bunlar
yetmiyormuş gibi, adını da kendisini aşağılamak için Kara
Deftere küçük harflerle yazmışlardı.

  Boka, sabırla dinledi, Nemeçek'i. Bir süre sustu. Birliğindeki
çocuklar arasında böylelerinin bulunması çok canını
sıkmıştı. Boka, aklı başında çocuktu, ama insanların birbirine
hiç benzemediğini, çeşitli yaradılışlara sahip olduklarını,
bunu ancak nice acı deneylerden sonra öğrenebileceğimizi
daha bilmiyordu. Küçük sarı oğlana sevgiyle baktı.

  --Peki Ernö, dedi. Sen, kendi işine bak, onları hiç
umursama. Savaşın eşiğindeyiz, onun için şimdi konuşmak
istemiyorum. Hele savaşı atlatalım, gösteririm ben
onlara... Şimdi sen doğru 1 ve 2 numaralı siperlere koş,
emrimi ilet. Çocuklar 4 ve 5 numaralı siperlere tırmansınlar.
Bu tırmanma işi kaç dakika sürüyor, onu anlamak istiyorum.

  Er Nemeçek, esas duruşa geçip sert bir selam çaktı.
Şu anda dokunsalar ağlayacaktı neredeyse, öylesine kederliydi.
Savaş yüzünden, üzerine titrediği kendi onur sorunu
ertelenmiş oluyordu. Ama, yine de, duyduğu acıyı içine
atmasını bildi, tam bir asker gibi davrandı:

  --Başüstüne komutanım!

  Sonra, dörtnala kalkan atlardan farksız, koşmaya başladı.
Hem de ne koşma! Ayakları tozu dumana katıyordu
ileri atılırken. Çok geçmeden, emir subayı odun yığınlarının
arasında görünmez oldu. Burçların siperlerin tepelerinde
kıvırcık kafalar, dört açılmış gözler! Gerçek bir savaşa
az kala, o savaşa katılacak erlerin tıpkı böyle baktığını,
nice zeki ve ciddi savaş muhabirinin kaleminden okumuşsunuzdur.
Şu anda, siperlerdeki çocuklar da aynı hava içindeydiler.

  Boka, Arsanın ortasında tek başına kalmıştı. Dört bir
yanından çevrilmiş bu Arsa, dışarıdan hızla geçen arabaların
çıkardığı gürültünün etkisindeydi, ama Boka hayallare dalıp
gitmişti. Kendini büyük bir kentte değil de, uzaklarda,
tanımadığı topraklarda, büyük bir alanda hissediyordu. O
büyük alanda verilecek savaş, iki ulustan birinin yaşamasını
ya da yok olmasını kesin bir sonuca bağlayacaktı. Ne ufak
bir gürültü, ne de bir bağırma! Çocuklardan çıt çıkmıyordu.
Herkes susmuş, gelecek emri bekliyordu. Boka, şu anda, her
şeyin kendisine bağlı olduğunu, içinde duyuyordu. Şu
küçük topluluğun mutluluğu ve geleceği onun ellerindeydi.
O neşe içinde geçen öğle sonraları, çeşitli oyunlar, eğlence,
hepsi hepsi ona bağlıydı. Böylesine yiğitçe bir görevi
üzerine aldığı için de gurur duyuyordu.

  --Evet, dedi. Sizleri savunacak, sizleri koruyacağım.

  Çok sevgili Arsalarına şöyle bir göz gezdirdi. Sonra,
odun yığınlarının üzerinden kaydırdı bakışlarını. Arkada,
buharlı bıçkı atölyesinin ince bacası sanki çevresinde neler
olduğunu merak edercesine yükselmiş, havaya kar beyazı
dumanlarını püskürtüyordu. Öylesine neşeli, öylesine
dertsiz bir hali vardı ki, sanki bugün de öbür günler gibi
bir gündü, sanki bugün, her şeyin ortaya konduğu bir
ölüm kalım günü değildi.

  Kesin sonucu doğuracak büyük bir savaştan önce büyük
komutanlar ne duyarsa, Boka da aynı duygular içindeydi.
Büyük savaş adamı Napolyon'u düşündü... Sonra,
gelecek günlerin neler getireceğini hayal etmeye çalıştı.
Neler olacaktı acaba ilerde? Yarınlar kendisine ne getirecekti?
Gerçekten asker olup, üniforması sırtında, ordulara
mı komuta edecekti? Uzaklarda bir yerde, gerçek bir savaş
alanında, şimdiki gibi küçücük bir toprak parçasını değil
de, anayurt dediğimiz o büyük, o paha biçilmez toprakları
mı savunacaktı? Yoksa her gün hastalıklarla savaşan, hastalıklara
karşı ağır ve zor bir savaşa girmiş bir doktor mu
olacaktı günün birinde?

  Boka, böyle derin derin düşünedursun, ilkyaz gününün
akşamı yavaş yavaş kente iniyordu. İçini çeken Boka,
siperlerdeki erleri denetlemek üzere, odun yığınları yönünde
yürümeye başladı. Odun yığınlarının üzerindeki çocuklar,
başkomutanın yaklaşmakta olduğunu gördüler.
Tüm siperlere bir canlılık geldi. Kum bombalarını sıra sıra
dizdiler, esas duruşa geçtiler.

  Yolun ancak yarısını aşmış olan komutan, birdenbire
durakladı. Dönüp arkasına baktı. Bir şeye kulak kabartıyor
gibiydi. Derken, geri dönüp, hızlı adımlarla tahta perdedeki
küçük kapıya gitti.

  Biri kapıya vuruyordu dışarıdan. Boka sürgüyü çekip,
kapıyı açtı. İrkilerek geri çekildi.

  Karşısındaki, Gereb'ti.

  --Ah Boka, sen miydin? dedi Gereb.

  Boka, ne diyeceğini şaşırdı. Bir karşılık veremedi hemen.
Gereb yavaşca içeri girip kapıyı arkasından kapattı.
Bu Gereb'in zoru neydi acaba? Boka, bir türlü anlayamıyordu.
Gereb her zamanki gibi neşeli ve rahat görünmüyordu.
Yüzü solgun ve üzgündü. Eliyle yakasını düzeltiyordu
sinirli sinirli. Birşeyler söylemek istediği belliydi, ama
nasıl başlayacağını bilemiyordu. Boka'nın da ağzını bıçak
açmıyordu. Bir süre öyle durdular karşı karşıya, ne yapacaklarını
bilemediler.

  Neden sonra Gereb söze başladı:

  --Seninle... seninle görüşmek istiyorum.

  Bunun üzerine, Boka'nın da dili çözüldü. Sade, ciddi
bir sesle karşılık verdi:

  --Benim, seninle görüşecek bir şeyim yok. İyisi mi aklını
başına topla da bu kapıdan girdiğin gibi çık git.

  Ama, Gereb'in çıkıp gitmeye niyeti yoktu.

  --Bana bak Boka, dedi. Senin her şeyden haberin olduğunu
biliyorum. Kızıl Gömleklilerin arasına girdiğimi
hepiniz biliyorsunuz. Ama casus olarak değil, dost olarak
geldim buraya.

  Boka, sakin bir sesle karşılık verdi:

  --Sen buraya dost olarak da gelemezsin artık.

  Gereb, başını önüne eğdi. Ona kabalık edeceklerini,
kovacaklarını biliyordu, ama böyle sessiz, böyle küskün
bir hava içinde karşılanacağını hiç ummamıştı. Hani bayılıncaya
kadar dövülse, böylesine oturmazdı içine. Çok üzgündü.

  --Yaptığım kötülüğü onarmak için geldim.

  Boka, sözü ağzına tıkadı:

  --Onun çaresi yok.

  --Ama ben pişman oldum... hem de çok... çok pişman
oldum... Dinle beni... Ferenç Atş'ın götürdüğü, sonra
Nemeçek'in gidip gizlice geri aldığı, ondan sonra da Pastor
Kardeşlerin Nemeçek'in kolunu bükerek zorla elinden
aldıkları bayrağımızı geri getirdim size...

  Bunu söylerken, ceketinin altında saklı duran kırmızı--yeşil
küçük bir bayrağı çıkardı. Boka'nın gözleri ışıyıverdi
birden. Küçücük bayrak buruşmuş, didik didik edilmişti.
Uğrunda çetin savaşlar verilmiş olduğu belliydi. Ama
şu küçük bayrakta hoşa giden şey de buydu aslında. Kızışmış
bir çarpışma anında didiklenip yırtılmış gerçek bir
bayraktı sanki.

  --Bayrağı Kızıl Gömleklilerden biz kendimiz geri alacağız,
dedi Boka. Kendimiz geri alamazsak her şey boşuna
demektir zaten. O zaman, buradan çıkar gider, dağılırız...
Birarada kalamayız artık... Bayrağı bu yoldan geri almak
istemeyiz... Hem, seni de artık aramıza istemiyoruz.

  Bunu söyledikten sonra, Gereb'i olduğu yerde bırakıp
çekip gitmeye yeltendi. Ama, Gereb, ceketinden sıkı sıkı
yakalamıştı Boka'yı.

  --Boka, dedi boğuk bir sesle. Davranışımın yüzkarası
bir davranış olduğunu biliyorum. Ama bağışlanmam
için olumlu bir şey yapmak istiyorum. Bağışlayın beni,
n'olursunuz.

  --Ben seni çoktan bağışladım canım, dedi Boka.

  --Beni aranıza alacak mısınız yani?

  --İşte onu yapamayız.

  --Kesinlikle mi?

  --Kesinlikle.

  Gereb, cebinden mendilini çıkardı, gözlerine götürdü.

  Boka üzgün bir sesle,

  --Sakın ağlama Gereb, dedi, sakın... Seni karşımda
ağlarken görmek istemem. Güzel güzel evine git, bizi de
rahat bırak. Kızıl Gömleklilerin gözünden düştüğün için
kalkıp geldin buralara, halinden belli.

  Mendilini cebine sokan Gereb, yeniden erkekleşmeye
zorladı kendini.

  --Öyle olsun, dedi. Gidiyorum. Bir daha adım atmayacağım
buraya. Ama şunu bil ki Kızıl Gömleklilerin gözünden
düştüğüm için gelmedim size. Nedeni çok başka.

  --Neymiş nedeni?

  --Söyleyemem. İlerde öğrenirsin. Ama öğrenince de
vay benim başıma geleceklere...

  Başkanın gözleri şaşkınca açıldı.

  --Anlayamadım.

  --Şimdi anlatamam, diye kekeleyen Gereb, küçük kapıya
doğru yürüdü. Bir an duruverdi yarı yolda, arkasına
döndü:

  --Burada kalmamı senden bir kez daha dilesem, boşuna
mı olur acaba?

  --Boşuna olur.

  --Peki öyleyse... Dilemem artık.

  Dışarı fırlayan Gereb, küçük kapıyı çarparak kapattı
arkasından. Boka, bir iki saniye bocaladı, ne yapacağını
bilemedi. Bütün yaşamı süresince ilk kez, acımasız davranıyordu
bir insana. Bir an; Arkasından koşup geri çağırsam
onu, dedi kendi kendine. Hadi geri dön, dön, ama dürüst
bir insan ol! diye seslensem arkasından, diye düşündü.
Ama, birden Gereb'in o sinsi gülüşü takılıverdi aklına, hani
geçenlerde Pal Sokağında önlerinden kaçarken attığı o
sinsi kahkaha! Hani kendisi Nemeçek ile sokağın köşesinde
kalmış, Gereb'in ardından üzüntüyle bakmışlardı. Hayır,
dedi kendi kendine. Geri çağırmam onu. İyi bir arkadaş
değil o.

  Böyle düşünerek odun yığınlarına yöneldiği sırada,
birden durakladı. Bütün çocuklar, odun yığınlarının üzerindeki
siperlerden sessiz sedasız izlemişlerdi bu sahneyi.
Öbür birlikler de oradaydılar. Bütün o küçük ordu, dörtgen
odun istiflerinin üzerinden sahneyi izlemişti. Boka ile
Gereb arasında geçenleri, soluklarını tutup izlemekten geri
kalmamışlardı. Gereb dışarı çıkıp da, Boka adamlarına
doğru yöneldiği sırada, içlerinde tıkanıp kalmış olan heyecan
bütün gücüyle fışkırdı birdenbire ve bütün ordu hep
bir ağızdan bağırdı:

  --Yaşşşaaa!

  Kepler havaya uçuyordu.

  --Yaşasın Başkanımız!

  Havayı, müthiş bir ıslık sesi yırttı. Hem de ne ıslık!
Canını dişine takmış bir lokomotif bile öttüremezdi düdüğünü
böyle! Kulakları yırtan tiz bir zafer ıslığı. Hiç kuşku
yok ki Çonakoş'un dudakları arasından yükselen bir ıslık.
Mutluluk içinde dört bir yanına bakınan Çonakoş sırıttı,

  --Şu yürekten ıslığı ömrüm boyunca çalamamıştım yahu!

  Boka, Arsanın tam ortasında durmuş, ordusunu kıvançla
selamlıyordu. Büyük komutan Napolyon aklına takılmıştı
yine. Onu da sadık erleri böyle sevmişlerdi, tıpkı
şu çocukların kendisini sevdikleri gibi...

  Sahneyi izleyenler, Gereb nedir, ne değildir anlamışlardı
artık. İkisinin neler konuştuğunu duyamamışlardı,
ama davranışlarından, bir sonuca varmışlardı elbette. Boka'nın
hareketlerinden, onu istemediğini, ona elini uzatmadığını
anlamış olacaklardı. Gereb'in ağlayarak çıkıp gittiğini
de görmüşlerdi. Kapıdan çıkmadan önce geri dönüp
Boka'ya seslendiğinde hepsi de kuşkuya kapılmışlardı. Lejik,

  --Eyvahlar olsun... diye fısıldamıştı arkadaşları adına.
Ya bağışlarsa onu...

  Ama Boka, başını hayır anlamında sallayıp da Gereb
çekip gidince, içlerinde kalmış heyecanla yeniden coşup
çınlatmışlardı ortalığı:

  --Yaşşşaaa!

  Başkan, onların gözünde, kendileri gibi bir çocuk değil,
bir erkekti artık. Bu erkekçe tutumu hepsinin hoşuna
gitmişti. Onu kucaklayıp kucaklayıp öpmek geliyordu içlerinden.
Ama savaş günleriydi bu günler! Coştun mu, Yaşa,
varol diye bağırabilirdin ancak. Onlar da öyle yaptılar,
coşkunluklarını, ciğerlerinin var gücüyle haykırarak dile
getirdiler.

  --Üstüne yoktur oğlum, yaman delikanlısın, dedi Çonakoş.

  Ama çok geçmeden, pervasızlığından korkuya düşerek
düzeltti:

  --Şey yani... oğlum dedim... Özür dilerim... Sayın
Başkanım demek istemiştim.

  Bu sırada manevra başlamıştı bile. Tiz komutlar duyuluyor,
savaş kıtaları odun istifleri arasında koşuşuyor,
siperlere saldırıyor, kum bombaları yağıyordu sağdan soldan.
Her şey yolundaydı. Görevini yapamayan yoktu. Bu
olumsuz sonuçlar onları daha da coşturdu, dört bir yandan
bağrışmalar duyuluyordu:

  --Yeneceğiz onları!

  --Topunu fırlatıp atacağız buradan!

  --Tutsakları prangaya vuracağız!

  --Ferenç Atş'ı bile tutsak edeceğiz!

  Ciddi olan, yalnızca Boka'ydı:

  --Ne oldum delisi olmayın, bırakın savaş sonuna kalsın
sevinciniz! Bir daha söylüyorum: isteyen evine gidebilir.
Ama, yarın tam zamanında burada bulunmayan arkadaşı dönek
sayarım!

  Manevra böylece sona erdi. Eve gitmek isteyen yoktu.
Bir araya gelip, Gereb'in durumunu tartışmaya koyuldular.

  Barabas, birdenbire tiz sesiyle bağırdı:

  --Macun Toplayanlar Derneği! Beni dinleyin!

  --Ne var, ne istiyorsun? diye sordu çocuklar.

  --Genel Kurulun toplanmasını istiyorum.

  Kolnay, genel kurul toplantısı için söz verdiğini hatırladı.
Derneğin macununu kuruttuğu için suçlanmıştı ya,
şimdi genel kurulu toplamalı, temize çıkmalıydı. Biraz surat
astı, ama isteğe de uymak zorunda kaldı Kolnay.

  --Tamam, dedi. Genel Kurul toplanacaktır. Sayın
üyeler ayrı bir yerde toplansınlar lütfen.

  Ve, sayın üyeler toplantıyı yapmak üzere, odun yığınlarının
arasından geçerek tahta perdenin oraya yürüdüler.
Başlarında bu işin kundakçısı Barabas vardı.

  --Dinleyin, dinleyin! diye seslendi Barabas.

  Kolnay, resmi bir tavır takınarak,

  --Oturumu açıyorum, dedi. Sayın Barabas söz istiyor.

  Barabas, bir felaket haberi verecekmiş gibi; Öhhö, öhhö
diye öksürdü önce, sonra söze başladı:

  --Çok sayın genel kurul üyeleri! Şu toplantı, manevra
yüzünden az kalsın erteleniyordu. O zaman, sayın Başkanın
şansına diyecek olamazdı doğrusu. Çünkü, bu toplantının
amacı, sayın Başkanı görevinden uzaklaştırmaktır.

  --Bak hele! diye bağırdı karşı partiden olanlar.

  --Baksan da bir bakmasan da! diye kükredi konuşmacı.
Ben, ne dediğimi biliyorum. Sayın Başkan, manevradan
ötürü işi uzatabildi bir süre. Ama artık geçmiş ola,
daha fazla uzatamaz. Çünkü artık...

  Birden kesti konuşmayı. Tahta perdedeki küçük kapıya
hızlı hızlı vuruldu. Çocuklar şu günlerde her sesten korkuya
kapılıyorlardı. Olur ya, bakarsın düşman beklenmedik
bir anda geliverirdi.

  --Bu da nesi? diye sordu konuşmacı, irkilerek.

  Hepsi de kulak kesilmişti.

  Kapıya yeniden vuruldu.

  Kolnay, titrek bir sesle,

  --Kapıda biri var, dedi.

  Tahta perdenin çatlaklarından dışarıya baktı. Sonra
şaşkın bir yüzle çocuklara döndü.

  --Bir bay var kapıda!

  --Bir bay mı dedin?

  --Evet, sakallı bir bay.

  --Aç kapıyı öyleyse!

  Kolnay, kapıyı açtı. Gerçekten de öyle... Giyim kuşamı
yerinde, büyük siyah paltolu bir bay içeriye girdi. Değirmi,
kara bir sakalı vardı. Gözlüklüydü. Eşikte durdu:

  --Pal Sokağı çocukları sizler misiniz? diye sordu.

  Macun Derneği üyeleri hep bir ağızdan,

  --Evet! diye bağırdılar.

  Bu karşılığı alan paltolu adam, içeri girdi, yumuşak
bakışlarla gözden geçirdi çocukları.

  --Ben, dedi, Gereb'in babasıyım!

  Dönüp, arkasındaki küçük kapıyı kapattı.

  Derin bir sessizliğe gömüldü ortalık. Gereb'in babası
kalkıp buralara kadar geldiğine göre, işin içinde bir bit
yeniği vardı. Rihter'i dürten Lejik,

  --Koş, Boka'yı çağır, dedi.

  Rihter, bıçkıevinin oraya koştu. Boka da tam bu sırada
Gereb'e yaptıklarını anlatıyordu çocuklara. Macun Derneği
üyelerinden yana dönen kara sakallı bay,

  --Söyleyin bakalım, dedi, oğlumu neden kovdunuz
buradan?

  Kolnay atıldı:

  --Bizi Kızıl Gömleklilere sattı da ondan!

  --Kimmiş bu Kızıl Gömlekliler?

  --Onlar da bir çocuk topluluğu. Kampları Botanik
Bahçesinde. Ama, oyun yerleri yok. Onun için, bizimkini
almak istiyorlar elimizden. Düşmanımızdır onlar.

  Sakallı adam kaşlarını çattı.

  --Oğlum, az ağlaya ağlaya geldi eve. Nesi var diye sordum,
konuşmak istemedi. Bana gerçeği söylesin diye çıkıştım
ona, konuşmaya zorladım. Sizlere ihanet etmekle suçlamışsınız
onu. Bunun üzerine dedim ki ona: Şimdi şapkamı
alıp o çocuklara gidiyorum. İhanet ettiğin doğru mu
bakalım, onlardan sorup öğreneceğim. Doğru değilse, senden
özür dilemelerini isteyeceğim. Ama bir de doğruysa
vay haline o zaman. Senin baban ömrü boyunca onurlu
bir insan olarak yaşamıştır, oğlunun, arkadaşlarına ihanet
etmesini kendine yediremez. Böyle dedim ona... Şimdi
de, gördüğünüz gibi, buradayım işte. Elinizi vicdanınıza
koyup söyleyin bakayım, oğlum gerçekten ihanet etti
mi size? Bekliyorum.

  Çocuklar susuyordu.

  --Hadi... Benden korkmayın. Gerçek neyse söyleyin.
Oğluma haksızlık edip de incittiniz mi onu, yoksa gerçekten
cezayı hak ediyor mu? Onu öğrenmek istiyorum.

  Kimse karşılık vermiyordu. Oğlunun, karakter sahibi
bir insan olmasına böylesine özenen bir babayı kırmak
istemiyorlardı.

  Sakallı bay, Kolnay'dan yana döndü:

  --Sizlere ihanet ettiğini sen söyledin. Tanık göster bakalım.
Ne zaman, nasıl ihanet etti?

  Kolnay kekeledi:

  --Şey... ben... ben öyle duydum...

  --Onun değeri yok. Kesin bir şey bilen var mı? Kim
gördü ihanet ettiğini? Kim ne biliyor?

  Tam bu sırada, Nemeçek ile Boka, odun istifleri arasında
göründüler. Rihter gidip getirmişti onları. Kolnay
rahat bir soluk aldı:

  --Buyurun efendim... geliyorlar işte... Şu küçük sarı
oğlan... Adı da Nemeçek... Oğlunuzu yakalayan da o, işin
içyüzünü bilen de...

  Üç çocuk yaklaşıncaya kadar beklediler. Ama, Nemeçek
doğru kapıya gitti.

  --Boka, buraya gelin! diye seslendi Kolnay.

  --Şimdi gelemeyiz, diye karşılık verdi Boka. Biraz
bekleyin. Nemeçek'in durumu kötü, çok öksürüyor... onu
evine götüreyim de hele...

  Nemeçek adını duyan paltolu bay seslendi:

  --Nemeçek sen misin?

  --Evet efendim, diyen küçük sarı oğlan, pelerinli
baya doğru yürüdü. Gereb'in babası sert bir sesle,

  --Ben Gereb'in babasıyım, dedi. Oğlumun ihanet
edip etmediğini öğrenmek istiyorum, onun için geldim buraya.
Onu, senin yakaladığını söylüyor arkadaşların. Şimdi
elini vicdanına koyup söyle bakalım: Gereb ihanet etti mi?

  Nemeçek'in yüzü ateşten yanıyordu. Hasta olduğu
bir gerçekti. Şakakları zonkluyordu, elleri sıcaktı. Ne de
acayipti şu dört bir yanını sarmış dünya... Şu sakallı, gözlüklü
adam nasıl da çıkışıyordu durup dururken... Kötü
öğrencileri azarlayan öğretmen Racz çıkagelmişti sanki...
Şu şaşkın şaşkın bakakalmış sürüyle çocuk, savaş, şu sonu
gelmeyen gerilimli hava... Bütün bunlar yetmiyormuş
gibi, bir de kendisine yöneltilen şu yıldırıcı soru... Gerçekten
ihanet ettiği bir anlaşılırsa vay halineydi Gereb'in!

  --Konuş artık! diye çıkıştı karalar içindeki adam. Konuş,
bir şey söyle! İhanet etti mi Gereb?

  Küçük, sarışın Nemeçek, yüzü gözü ateşten kıpkırmızı
kesilmiş, suçlu kendisiymiş de suçunu itiraf ediyormuş
gibi konuştu yavaşçacık:

  --Hayır efendim, Gereb hain değildir!

  Gereb'in babası şöyle bir azametle ötekilerden yana
döndü:

  --Demek yalan söylediniz?

  Macun Derneği üyeleri apışıp kalmışlardı. Oldukları
yerde taş kesilmişlerdi sanki.

  --Yaaa, demek böyle, dedi Gereb'in babası, alay edercesine.
Yalan söylediniz demek. Benim oğlum dürüst çocuktur. Bilmez
miyim ben!

  Nemeçek'in ayakta duracak hali kalmamıştı.

  --Gidebilir miyim? diye sordu boynunu büküp.

  Sakallı adam güldü.

  --Elbette gidebilirsin, dedi.

  Nemeçek, sendeleyerek sokağa çıktı Boka'yla. Gözleri
bulanık görüyor, hiçbir şeyi tam seçemiyordu. Gereb'in
kara paltolu babası, odun yığınları, her şey, her şey, yürüdükleri
yol boyunca dans ediyor, dalgalanıyor, iç içe giriyordu
sanki. Kulağına garip sesler geliyordu. Çocuklar, siperlere!..
diye haykırıyordu bir ses... Bir başka ses: Oğlum
ihanet etti mi? diye soruyor, kara sakallı adam alay
ederek gülüyordu. Ve gülerken ağzı büyüyor, okulun kapısını
andırıyordu... Derken, öğretmen Racz çıkageliyordu o
kapıdan. Nemeçek, acele şapkasını çıkardı.

  Boka şaştı kaldı.

  --Kime selam veriyorsun canım? Sokakta kimsecikler
yok ki!

  --Öğretmen Racz'ı selamlıyorum, dedi küçük sarışın
oğlan.

  Nemeçek'in hali Boka'yı ürkütmeye başlamıştı. Küçük
arkadaşını kararmaya başlayan sokakta çeke çeke evine
doğru sürükledi.

  Arsada kalan Kolnay'a gelince, o da öne atılıp Gereb'in
babasına,

  --Efendim, dedi, şu Nemeçek yalancının tekidir. Aslında
bizden hain damgasını yiyen de odur. Dernekten çıkardık
kendisini.

  Gereb'in babası mutlu mu mutluydu. Çocuklara hak
verdi:

  --Zaten halinden belli canım, dedi. Suratından akıyor
alçaklık. Vicdansız bir çocuk anlaşılan...

  Ve öğrendiklerinden keyifli, evine, oğlunu bağışlamaya
gitti. Tam, Ülloi Caddesinden geçiyordu ki, kliniğin
önünde, Boka ile Nemeçek'in sendeleyerek ilerlemeye
çalıştıklarını gördü. Nemeçek iki gözü iki çeşme ağlıyordu.
Çok üzgün, çok acılıydı. Küçük ruhunun tüm acısıyla kendi
kendine mırıldanıyordu:

  --Adımı küçük harflerle yazdılar... ah anacığım... şu
zavallı; kendi halinde dürüst adımı küçük harflerle yazdılar.

  :::::::::::::::::

  YEDİNCİ BÖLÜM

  Ertesi gün öğleden önce, Latince dersinde sınıfta bir
telaş vardı. Hem de öylesine büyük bir telaş ki, öğretmen
Racz bile farkına vardı bunun.

  Çocuklar, sıralarında kıpırdamadan duramıyor, önlerine
bakıyor, derse kaldırılacaklarını hiç umursamıyorlardı.
Ne var ki, bu olağanüstü durumdaki çocuklar, yalnız
Pal Sokağı çocukları değil, hemen hemen okuldaki bütün
öğrencilerdi. Savaş hazırlığı haberleri çabucak yayılmıştı,
hem de öylesine yayılmıştı ki, yüksek sınıflara devam
eden büyükleri bile ilgilendiriyordu. Kızıl Gömlekliler,
kentin başka kesimindeki bir başka okulda okuyorlardı. İşte
bu yüzden bütün öğrenciler, zaferi Pal Sokağı çocuklarının
kazanmasını istiyordu. Evet, kimilerince bu zaferin kazanılması
okul onurunun kurtarılması demekti.

  Öğretmen Racz, kendini tutamayıp sordu:

  --Sizin zorunuz ne bugün bakayım? Kıpır kıpırsınız
hepiniz. Aklınız da havalarda.

  Ne var ki, fazla da üstüne üstüne gitmedi çocukların.
Sınıf, tedirgin bir gününü yaşıyordu işte.

  --Elbette ya, bahar geldi artık, mile oynamanın, top
oynamanın zamanı... Okul zor geliyor değil mi? Ben
gösteririm size...

  Öğretmen Racz, bütün bunları laf olsun diye söylüyordu.
Sert görünürdü, ama hiç de göründüğü gibi değildi.

  Biraz önce derse kaldırdığı çocuk, anlatacağını anlatmıştı.
Öğretmen Racz,

  --Oturabilirisin deyip, not defterini karıştırmaya koyuldu.

  Sıra, böyle not defterini karıştırmaya geldi mi, bütün
sınıfa bir mezar sessizliği çökerdi. Derslerini iyi hazırlamış
olanlar bile tutmuşlardı soluklarını. Hepsinin gözleri
öğretmenin ellerindeydi, küçük not defterinin sayfalarını
bir bir çeviren ellerinde... Adlarının hangi sayfada yazılı
olduğunu bütün öğrenciler bilirdi. Öğretmenin elleri son
sayfaları mı karıştırıyor, soyadları A ve B harfleriyle başlayanlar
rahat bir soluk alırlardı. Defterin sonundan başına
doğru mu yöneldi, R, S ve T harflilerin keyfine diyecek olmazdı
o zaman.

  Öğrencilerin soyadı listesini tarayan öğretmen Racz,
alçak bir sesle,

  --Nemeçek! diye seslendi.

  Bütün sınıf hep bir ağızdan,

  --Yok! dedi.

  Ve bir ses, Pal Sokaklı bir çocuğun sesi ekledi:

  --Nemeçek hasta.

  --Nesi var?

  --Soğuk almış.

  Öğretmenin bakışları bütün sınıfı dolaştı.

  --Kendinize dikkat etmiyorsunuz da ondan.

  Pal Sokağı çocukları bakıştılar. Nemeçek, kendine
dikkat edemezdi, biliyorlardı. Pal Sokaklılar sınıfta dağınık
oturuyorlardı, kimi birinci sırada, kimi üçüncü, hatta
Çonakoş'un yeri son sıradaydı. Ne var ki şu sırada anlamlı
anlamlı bakışmaktaydılar. Şu Nemeçek'in onurlu bir iş uğrunda
hastalanmış olduğu belliydi. Tek sözcükle Nemeçek
yurdu uğruna üşütmüştü kendini, üç soğuk duş geçmişti
başından. Birincisi bir rastlantı sonucu, ikincisi onuru
uğruna, üçüncüsü de, durum öyle gerektirdiği ve zorunlu
olduğu için. Dünya senin olacak deseler, bu büyük sırrı
kimseye açmazdı. Ne var ki bilmeyen kalmamıştı bunu artık.
Hatta Macun Derneği üyeleri bile biliyorlardı.

  Dernek üyeleri arasında, Nemeçek'in adını kara defterden
silmek için bir eğilim bile vardı. Ama anlaşmazlık
çıkmıştı aralarında. Küçük harflerle yazılmış adını, önce
büyük harflerle yazıp öyle mi silmeliydiler, yoksa doğrudan
doğruya bir kalemde silip geçmeli miydiler? Başkanlığı
hala sürmekte olan Kolnay, hiçbir formaliteye uyulmaksızın,
adının doğrudan doğruya silinmesini öne sürüyordu.
Ne var ki, karşı bir grup kuran Barabas, önce onurunu
geri vermek, sonra da adını silmekten yanaydı. Gelgelelim
bu işin bir anlamı kalmamıştı artık. Üzerinde önemle
durulan sorun, bugün öğleden sonra yapılacak savaştı.

  Latince dersinden çıkıldıktan sonra, öbür sınıflardaki
çocuklar da bölük bölük gelip yardım etmeyi önerdiler Boka'ya.

  Boka, hep şu karşılığı veriyordu:

  --Ne yazık ki kabul edemeyeceğiz. Kendi toprağımızı
kendimiz savunacağız. Kızıl Gömlekliler bizden üstün olabilirler,
ama kafamızı kullanmasını bileceğiz. Sonuç ne
olursa olsun biz kendi başımıza yürüteceğiz bu savaşı.

  Gösterilen ilgi öylesine büyüktü ki, yalnız öbür sınıf
öğrencileri değil, okul kapısının orada helva satışlarını
sürdürmekte olan kozhelvacı bile katıldı işe. Bütün öğrencilerin
eve yemeğe gittikleri bir sırada, saat bir sularında, kozhelvacı,
Boka'ya başvurdu.

  --Delikanlı, dedi. Hele ben bir geleyim, topunu fırlatır
atarım oradan.

  Boka gülümsedi.

  --Usta, dedi. Sen o işi bize bıraksan daha iyi olur.

  Boka da bir koşu evinin yolunu tuttu. Okul kapısı
önündeki sınıf arkadaşları, Pal Sokağı çocuklarının başına
üşüştüler, yararlı olabilecek öğütlerini sıralamaya başladılar.
Ustalıklı çelme atmayı öğretenler, casusluk etmeye gönüllü
olanlar bile vardı. Kimileri de, savaşa seyirci olmak,
savaşı izlemek istiyordu. Ama, buna da izin verilmedi elbette.
Boka'nın kesin emrine göre, savaşın başlamasıyla
kapılar kapatılacak, bir daha ancak, düşman dışarı atılacağı
sırada açılacaktı.

  Bütün bu görüşmeler, birkaç dakika kadar sürdü. Saat
tam ikide, Arsada toplanılacağı için, çocuklar telaş içinde
dağıldılar. Saat biri çeyrek geçe, okul çevresinde kimsecikler
kalmamıştı. Helvacı da tası tarağı toplamış, gitmeye
hazırlanıyordu. Yalnız okul kapıcısı kalmıştı kapının önünde.
Sessiz sedasız piposunu tüttürüyordu.

  Kapıcı, bu arada helvacıya takılmadan da edemedi:

  --Eeh, yakında senin de çanına ot tıkanır artık. Şu
çöp kutunla birlikte buradan uzaklaşman yakındır.

  Helvacı karşılık bile vermedi. Öyle ya, ne de olsa efendiden
bir adam sayıyordu kendisini, böyle ne idüğü belirsiz
bir okul kapıcısıyla tartışmaya mı girecekti yani? Üstelik
adam haklıydı da...

  Boka, kırmızı--yeşil şapkası başında, Pal Sokağı kapısında
göründüğünde saat tam ikiydi. Ordu, Arsanın ortasında
saf saf dizilmişti bile. Bir kişi dışında bütün birlik
oradaydı. O bir kişi de, evinde hasta yatan Nemeçek'ti. İşte
böylece, koca Pal Sokağı çocukları ordusu tam savaş günü
ersiz kalmış oluyordu. Sadece teğmen, üsteğmen ve
yüzbaşılar! Asıl orduyu oluşturan er ise Rakoş Sokağındaki
evceğizinde, hasta yatağındaydı.

  Boka, o askerlere yaraşır sesiyle bağırdı:

  --Dikkat!

  Hep birden esas duruşa geçtiler.

  --Şimdilik, Başkan ünvanımı kullanmayacağımı sizlere
açıklarım. Çünkü, bu ünvan yalnız barış zamanları
için uygundur. Bizler şu sırada savaş içindeyiz. Bu yüzden
General rütbesini kullanacağım.

  Boka'nın açıklaması, hepsini etkilemişti. Tarihsel bir
an yaşanıyordu bütün Arsada. Bu savaş gününde, bu en
büyük tehlike anında, Boka'nın general rütbesini alması
başlı başına bir olaydı.

  General, şöyle sürdürdü sözünü:

  --Herhangi bir anlaşmazlığa meydan vermemek
için, savaş planını son bir kez daha anlatacağım.

  Bunu söyledikten sonra, yeniden ele aldı planı. Sözcüğü
sözcüğüne ezbere bildikleri planı, böylece yeniden heyecanla
dinlediler. Planın anlatılmasını bitiren General,
komut verdi:

  --Yerlerinize, marş marş!

  Hemen o anda dağılıverdi sıra. Boka'nın yanında, sadece
Kolnay kaldı. Hasta yatağındaki Nemeçek yerine,
emir subayı Kolnay'dı şimdi. Yanında, sarı bakırdan bir
de borazanı vardı. Borazanı biriktirdikleri parayla ortaklaşa
almışlardı. Macun Toplayanlar Derneğinin kasasındaki
üye ödentileri de bu paranın içindeydi. General, bu paraya
doğrudan doğruya el koymuştu. Amacı da savaşın giderlerini
karşılamaktı.

  Bu küçük, güzelim postacı borazanı, tam bir asker borazanı
gibi ses çıkarıyordu. Aslında, bu borazanla üç işaret
verilebilirdi. Birincisi, düşman geliyor; ikincisi, saldırın;
üçüncüsü de Generalin yanında toplan emri. Bu işareti
dünkü manevrada öğrenmişti çocuklar.

  Tahta perdenin üzerine tırmanmış, sağ bacağını da
Pal Sokağına sarkıtmış olan gözcü, içeriye seslendi:

  --Generalim!

  --Ne var?

  --Bir hizmetçi, elinde mektup, Arsaya girmek istiyor.
Saygıyla bildiririm.

  --Kimi arıyor?

  --Söylediğine bakılırsa, sayın Generali arıyormuş.

  Boka, tahta perdeye yaklaştı.

  --Dikkat et! Kadın kılığına girmiş bir Kızıl Gömlekli
olmasın sakın. Casusluk için gelmiş olabilir.

  Gözcü, sokağa doğru öyle bir eğildi ki, az kalsın düşüyordu.
Ardından tekmili verdi:

  --Dikkatle baktım, Generalim. Saygıyla bildiririm:
Bu gelen, gerçekten saygıdeğer bir bayan.

  --Gerçekten öyleyse içeri buyurabilir, diye karşılık
veren Boka, gelen bayana kapıyı açmaya gitti.

  Saygıdeğer bayan içeri girdi. Arsaya şöyle bir göz gezdirdi.
Gerçekten de saygıdeğer bir bayandı, başına atkısını
almadan, mutfağın silinip süpürülmesini bitirir bitirmez,
ayağında terlikleriyle bir koşu gelmişti.

  --Şu mektubu bizim baylardan getiriyorum, dedi kadın.
Küçük bay Gereb, çok önemli olduğunu, mektubun
karşılığını da acele kendisine getirmemi söyledi.

  Boka, üzerinde, Çok soylu, çok değerli sayın Başkan
Boka yazılı zarfı açtı. Aslında mektup da denemezdi buna.
Kocaman bir kağıt tomarıydı. Kağıdın çeşidinden geçilmiyordu:
Defter sayfaları. Gereb'in kızkardeşinin mektupluk
kağıdından bir parça, resim kağıdı... Bütün sayfalar,
üzerinde boş yer bırakılmaksızın doldurulmuştu. Boka
okudu mektubu:

  (Sevgili Boka,

  Mektupla bile olsa, benimle görüşmek istemeyeceğinizi
bildiğim halde, bu son çareye başvurmak
istiyorum. Sizinle ilişkimi bütün bütüne kesmeden,
bunu bir deneyeceğim. Şimdi, artık suçun bende olduğu
bir yana, benim bu yaptıklarımı hiç hak etmemiş
olduğunuzu da kabul ediyorum. Babama olağanüstü
yakınlık göstermişsiniz. Özellikle Nemeçek,
benim sizleri sattığımı babama yalanlamış. İhanetle
suçlanmamın asılsızlığı babama öylesine gurur vermiş
ki, gönlümü almak için, çoktandır istediğim bir
kitabı, Jules Verne'in o ünlü Esrarlı Ada adlı kitabını
hemen o gün gidip almış.

  Ben de götürüp kitabı Nemeçek'e armağan ettim.
Oysa, onu okumayı çok isterdim. Babam da ertesi
gün, Sana getirdiğim kitap nerede, haylaz oğlan?
diye sormasın mı? Ben sorusuna karşılık veremeyince,
Ah seni haylaz, dedi, kitabı çoktan satıp
elden çıkardın değil mi? Bir daha zırnık alamazsın
benden. Sözünde de durdu doğrusu. Bugün öğle yemeğimi
kesti. Ama aldırdığım yok. Zavallı Nemeçek!
Hiç suçu yokken ne acılar çekti benim yüzümden.
Suçsuz olan ben de, o acılara seve seve katlanacağım
şimdi. Hem onun gibi, hem de onun için.
Hoş, ben bunları fırsattan yararlanarak yazıyorum,
aslında önemli olan bu değil. Dün okulda --hani benimle
tek sözcük bile konuşmamıştınız-- hatamı nasıl
onarabilirim diye düşündüm. Ve sanırım yolunu
buldum da. Düşünün ki bir kabahat nasıl işlendiyse
o biçimde de düzeltilmelidir. Bunun için, yemekten
sonra --hani sen beni aranıza almak istememiştin de
ben de üzgün üzgün ayrılmıştım sizden-- işte öyle
küskün ayrıldıktan sonra, birşeyler öğrenmek üzere
Botanik Bahçesine gittim. Nemeçek'in yaptığını yaptım.
Adadaki ağaca tırmandım. Hani o da tepesine
çıkıp beklemişti. İşte o ağaca! O sırada Kızıl Gömlekliler
Adada değillerdi. Geldiklerinde saat dördü
bulmuştu. Bana nasıl sövdüler duymalıydın. Neler
söylediklerini ağaçtan duyuyordum, ama aldırmadım.
O sırada kanımla canımla bir Pal Sokaklıydım.
Beni aranızdan söküp atmıştınız, ama yüreğimi
de söküp atamazdınız ya. Hep sizinle birlikteydim.
Belki benimle alay ediyorsunuzdur. Olsun, aldırdığım
yok. Ağacın altındaki Ferenç Atş, Şu Gereb
yok mu, garanti onların adamıdır, diyordu.
Gerçekten ihanet etmiş olamaz. Pal Sokaklılar onu
içimize casusluk etsin diye göndermişlerdir. Bunları
duyunca az kalsın sevinçten ağlayacaktım. Yaptıkları
toplantıda konuşulanlara kulak verip, dinledim.
Nemeçek'in her şeyden haberi olduğuna göre,
bugün savaşmamız yersiz olur, çünkü hazırlıklıdırlar.
Ferenç Atş, böyle diyordu.

  Sonra, bir savaş hilesi daha düşündüler. Gelgelelim,
öyle de alçak sesle konuşuyorlardı ki, ne
söylediklerini duyabilmek için iki dal aşağı inmem
gerekiyordu. Şöyle az bir şey aşağı kayayım dedim;
gürültüyü duymasınlar mı? Vendaver, Sakın, Nemeçek
ağaçta olmasın yine? dedi, şakadan elbette.
Şanslıymışım ki ağaca bakmadılar. Baksalar da göremezlerdi
beni ya. Ağacın dalları çok sıktı. Neyse,
uzatmayalım. Senin de Nemeçek'ten öğrendiğin gibi,
yarın saldırıya geçmeyi kararlaştırdılar. Ferenç
Atş: Biliyorsunuz, dedi, Nemeçek, gizli konuşmalarımızı
dinledi, bunlar savaş planlarımızı değiştireceğimizi
sanırlar şimdi. Ama, değiştirmeyeceğiz.
Çünkü onlar, değişik bir anda saldırıya geçmemizi
bekliyorlardır. Vardıkları karar buydu işte. Sonra
sırageldi manevraya. Hele bir düşün! Saat altı buçuğa
kadar, tehlikeler içinde, ağaçta büzülüp kaldım.
Beni bir görecek olsalar neler gelmezdi başıma? Kollarım
gövdemin ağırlığını çekemiyordu. Altı buçukta
gitmeseler, olgun bir şeftali gibi pat diye aralarına
düşecektim. Üstelik, ne ağaç şeftali ağacıydı, ne
de ben şeftaliydim! Şaka bir yana, önemli olan, daha
önce yazdıklarımdır. Saat altı buçuğa doğru Ada
ıssızlaşınca, ağaçtan inip evin yolunu tuttum. Bütün
öğleden sonraki vaktim güme gittiği için, Latince
dersimi yemekten sonra, tek bir mumun ışığında
hazırlamak zorunda kaldım.

  Sevgili Boka, senden tek bir şey istiyorum. Bana
inan. Yazdıklarım doğrudur. Beni, Kızıl Gömleklilerin
casusu sanma. Yalan yanlış şeyler yazıp şaşırtmak
da istemiyorum sizi. Niyetim o değil. Bütün
bu yazdıklarımı, yeniden aranıza girebilmek için
yazdım. Beni bağışlamanızı hak etmek, sizlere bağlı
bir asker olmak istiyorum. Beni, üsteğmenlikten atsanız
bile üzülmem. Aranızda er olarak da kalsam
sevinirim. Şimdi eriniz de yok üstelik. Nemeçek hasta.
Tek bir eriniz var, o da Yano'nun köpeği. Ama o
ne de olsa köpek, oysa ben bir çocuğum hiç olmazsa.
Beni son bir kez daha bağışlar, yine aranıza alırsanız,
yanınıza koşup, savaşta sizlerle omuz omuza
çarpışacak, kendime düşen görevi yapacağım. Böylece,
bütün suçumu da bağışlatmış olacağım.

  Şimdi, son bir dileğim daha var. Gelip gelmeyeceğimi
bizim Mari aracılığıyla bana bildir. Gel dersen,
hemen şimdi bile gelirim. Mari, bu mektupla Arsada
senin yanındayken, ben de burada, Pal Sokağı
5 numaralı evin altında durmuş, seni bekliyorum.

  Dostun Gereb.)

  Boka mektubu okuyup bitirdiğinde her şeyin farkındaydı
artık. Gereb, gerçeği yazmış, aralarına alınmayı hak
edecek kadar da düzelmişti. Boka, el edip emir subayı
Kolnay'ı çağırdı.

  --Generalin yanına borusunu çalın!

  Mari sordu:

  --Mektuba ne karşılık veriyorsunuz efendim?

  --Biraz bekleyin Mari, dedi General, emir veriyormuş
gibi bir sesle.

  Boru çalındı.

  Küçük borazanın tiz sesi ortalığı çınlatırken, çocuklar
odun yığınlarının üzerinden inmeye başladılar. Neyin sesiydi
bu acaba? Boru, onları Generalin yanına neden çağırıyordu?
Boka'nın olduğu yerde sakin durduğunu görünce,
daha bir güvenle ilerlediler. Çok geçmeden, bütün ordu,
Generalin karşısında yer almıştı bile. Mektubu yüksek
sesle bir kez daha okuyan Boka, sordu:

  --Aramıza alalım mı onu yeniden?

  Çocuklar, iyi kalpliydiler doğrusu. Hep bir ağızdan,

  --Evet, evet! diye karşılık verdiler.

  Boka, hizmetçiden yana döndü,

  --Söyleyin ona gelsin, dedi. Mektubun karşılığı budur.

  Mari bütün bunlara, bu orduya, bu kırmızı--yeşil keplere,
bu silahlara şaşıp kalmıştı. Fırladığı gibi çıktı gitti kapıdan.

  Yalnız başlarına kalınca seslendi Boka:

  --Rihter!

  Rihter sıradan çıktı. General emrini verdi:

  --Gereb'i senin yanına vereceğim. Sen sorumlusun
ondan. Sana kuşku veren bir davranışı olursa hemen yakalar,
kulübeye tıkarsın. Sanmam ki böyle bir şey olsun.
Ama, yine de dikkatli davranmalıyız.

  Ötekilerden yana döndü.

  --Rahat! diye bağırdı. Mektuptan da anlaşıldığı gibi,
savaş bugün değil. Bugün için tasarladığımız her şey yarına
kalacak. Onlar savaş planlarını değiştirmediklerine göre,
bizde de her şey eskisi gibi kalabilir.

  Tam konuşmasını sona erdireceği sırada az önce hizmetçi
kızın çıkıp gittiği ve daha kimsenin kilitlemediği kapı,
şöyle bir itiliverdi ve Gereb içeri süzüldü. Yüzü sevinçten
aydınlanmıştı, çok mutluydu. Cennet kapısından içeri
giriyordu sanki. Orduyu toplanmış görünce, ciddileşiverdi
birden. Boka'nın yanına yaklaştı, elini kepine götürdü.
Herkes durmuş onu izliyordu. Onun başında da Pal Sokağı
çocuklarının kırmızı--yeşil kepinden vardı.

  --Geldim Generalim, diyerek selam verdi.

  --Güzel, dedi Boka. Şimdilik seni Rihter'in yanına veriyorum.
Er olarak çalışacaksın Gereb. Savaş günü, seni izleyeceğim.
Sicilin elverirse rütbeni geri alabilirsin o zaman.

  Ordu saflarına doğru döndü:

  --Gereb'e ve işlediği suça ilişkin tek sözcük bile söylemek
yok. Tamam mı! Kesinlikle yasaklıyorum bunu. Gereb,
hatasını düzeltmek istiyor, biz de suçunu bağışlıyoruz.
Onu tek bir sözle bile incitmesin kimse, kusurunu yüzüne
vurmasın. Bu konunun ele alınıp tartışılması da yasaktır.
Bu iş kapanmıştır artık.

  Derin bir sessizlik kapladı ortalığı. Şu Boka yok mu?
Ne de olsa akıllı çocuk. General olmaya en çok yakışanımız
odur, en değerlimiz de o... diye düşündü çocuklar
kendi kendilerine.

  Çok geçmeden, Rihter, Gereb'e yarınki savaşta görevinin
ne olacağını anlatmaya koyuldu. Boka, Çele ile konuşuyordu
bu sırada. Onlar kendi aralarında konuşup dururlarken
tahta perdenin üzerine ata biner gibi oturmuş olan
gözcü, dışarı sarkan bacağını birden içeri çekti. Yüzü dehşet
içinde, kekeledi:

  --Generalim... düşman geliyor!

  Şimşek gibi fırlayan Boka, kapıyı sürmeledi. Bütün
çocuklar, Rihter'in yanında duran Gereb'e diktiler gözlerini.
Gereb'in yüzü ölü yüzü gibi sapsarı kesilmişti.

  Boka, öfkeden çıldıracak gibiydi:

  --Demek yalan söyledin sen? yine yalan söyledin!

  Gereb şaşkına dönmüştü, bir karşılık veremiyordu.
Rihter, kolundan hırsla yakaladı Gereb'i. Boka çıkıştı:

  --Bu ne bu, ha, bu ne?

  Gereb zar zor birşeyler kekeledi:

  --Belki... belki de ağaçta olduğumun farkına vardılar...
bizi yanıltmak istediler...

  Sokağı gözetleyen gözcü, tahta perdeden aşağıya atladı,
silahını aldı, sıradakilerin arasına girdi.

  --Kızıl Gömlekliler geliyor!

  Boka, gidip kapıyı açtı, dışarı çıktı.

  Gerçekten de, Kızıl Gömlekliler geliyordu işte. Ama,
yalnız üç kişiydiler. Gelenler, Pastor Kardeşler ile Sebeniç'ti.
Boka'yı gören Sebeniç, ceketinin altından beyaz bir
bayrak çıkardı, Boka'ya doğru salladı. Uzaktan seslenerek,

  --Biz elçiyiz, dedi.

  Boka, Arsaya döndü. Gereb'ten haksız yere kuşkulandığı
için utanç duymuştu. Rihter'e,

  --Bırak onu, dedi. Gelenler, beyaz bayraklı elçilermiş.
Bizi hoşgör, Gereb.

  Zavallı Gereb, rahat bir soluk aldı. Hiç suçu yoktu,
ama az kalsın gürültüye gidiyordu. Bu arada gözcü de ağzının
payını aldı Boka'dan:

  --Sen de ateşi görmeden paçaları sıvama öyle. Korkak
herif sen de!

  Sonra şöyle buyurdu:

  --Hepiniz geriye, odun istiflerinin arasına! Burada
ben, Çele, bir de Kolnay kalacağız. Marş marş!

  Ordu, Gereb'le birlikte odun istiflerinin ardında yok
oldu. Elçiler kapıya dayandığında, son kırmızı--yeşil kep de
yok olmuştu ortadan. Emir subayı kapıyı açtı. Elçiler içeri
girdiler. Üçünün de üzerinde kızıl göınlekler, kızıl kepler
vardı. Silahsızdılar. Sebeniç beyaz bayrağı sallıyordu.

  Boka, böyle durumlarda nasıl davranılacağını bilirdi.
Mızrağını tahta perdeye dayadı. Şimdi, o da silahsızdı işte.
Kolnay ile Çele de ona uydular. Kolnay daha da ileri gidip
borazanını yere bıraktı.

  Pastor'ların büyüğü bir iki adım ilerledi:

  --Sayın komutanla mı görüşüyorum acaba?

  --Evet, General kendileridir, dedi Çele.

  --Biz elçi olarak geliyoruz, dedi Pastor. Topluluğun
başkanı benim. Başkomutanımız Ferenç Atş adına size savaş
ilan etmeye geldik.

  Komutanın adını anarken, esas duruma geçip selam
verdi. Boka ile adamları da ellerini keplerine götürdüler.

  Pastor, sözünü sürdürdü:

  --Düşmana baskın yapmak niyetinde değiliz. Biz, buraya
saat tam iki buçukta geleceğiz. Amacımız, bunu söylemekti.
Şimdi, vereceğiniz karşılığı bekliyoruz.

  Boka, çok önemli bir anı yaşadıklarının farkındaydı.
Karşılık verirken sesi titriyordu:

  --Savaş isteğinizi kabul ediyoruz. Ama, üzerinde anlaşmamız
gereken bazı noktalar var. Aramızda dalaşma çıksın istemiyorum.

  --Onu biz de istemiyoruz, dedi elçi Pastor. Her zamanki
alışkanlığına uyup başını önüne eğdi.

  Boka isteklerini açıkladı:

  --Ben yalnızca üç tür çarpışma uygulanmasını istiyorum:
Kum bombaları, kurallara uygun güreş, üçüncü olarak
da mızrakla düello. Kuralları biliyorsunuz değil mi?

  --Biliyoruz.

  --Her iki omuzu yere gelen, yenilmiş sayılır, güreşi
bırakır. Ama öbür iki türde savaşabilir. Anlaştık mı?

  --Evet.

  --Mızraklı karşılaşmalarda, karşılıklı vuruşmak da,
mızrak saplamak da yasaktır. Yalnız, eskrime izin var.

  --Tamam.

  --İki kişi birden tek bir kişiye saldıramaz. Ama, birlikler
karşılıklı çatışmaya geçebilirler. Kabul ediyor musunuz?

  --Ediyoruz.

  --Öyleyse, benim başka söyleyeceğim yok.

  Elçilere selam verdi. Elçiler de karşıladılar selamını.

  Pastor, yeniden söze başladı:

  --Soracağım bir şey daha var. Komutanımız bizi, Nemeçek'in
sağlık durumunu sormakla da görevlendirdi.
Duyduğumuza göre, hastaymış. Gerçekten hastaysa, kendisini
bir yoklamak isteriz. Çünkü, geçenlerde kampımıza
girip, çok yürekli ve korkusuz bir girişimi göze alabildi.
Böyle bir düşmana saygı duyarız.

  --Nemeçek, Rakoş Sokağında üç numaralı evde oturur.
Ağır hasta!

  Bu sözler üzerine, sessizce saygı selamına geçtiler. Sebeniç,
bayrağı yeniden yükseltti. Pastor, Marş komutunu
verdi. Elçiler kapıdan çıktılar. Sokağa çıkınca, Toplan
borusunu duydular. General, olan biteni çocuklara anlatmak
üzere, ordusunu topluyordu.

  Kızıl Gömleklilerin elçileri acele Rakoş Sokağına yürüdüler.
Kapının önünde küçük bir kız duruyordu.

  --Burada, Nemeçek adında biri oturuyor mu?

  --Evet, diyen kız, elçileri Nemeçek'in oturduğu yoksulca
evin alt katına götürdü. Evin kapısının yanındaki
mavi boyalı maden plaka üzerinde, Andraş Nemeçek, Terzi
diye yazılıydı.

  İçeri girdiler. Selam verip, neden geldiklerini söylediler.
Nemeçek'in annesi ufak tefek, sarışın bir kadındı. Oğluna
çok benziyordu, daha doğrusu, oğlu ona çok benziyordu.
Elçileri, er Nemeçek'in yattığı odaya götürdü. Sebeniç,
burada da kaldırdı beyaz bayrağı. Pastor bir adım ilerledi:

  --Ferenç Atş, selam söyledi sana. Bir an önce iyileşmeni
diliyor.

  Yüzü sapsarı, saçları dağınık, başı yastığa gömülmüş
yatan küçücük sarışın oğlan, elçinin haberini alır almaz
yattığı yerden doğruldu. Mutluluk içinde gülümsüyordu.
Damdan düşer gibi sordu:

  --Savaş ne zaman?

  --Yarın.

  Bunu duyunca, bir üzüntüdür kapladı içini. Suratı
asıldı.

  --Çok yazık. Ben katılamayacağım, dedi.

  Elçiler ses etmediler. Nemeçek'in elini sıktılar sırayla.
O ters Pastor'lar bile duygulanmışlardı:

  --Bağışla bizi Nemeçek, dediler.

  --Bağışladım gitti.

  Öksürmeye başladı. Başı yastığa gömüldü yeniden.
Sebeniç, yastığını düzeltti. Pastor,

  --Eh, dedi. Biz artık gitsek...

  Bayraktar; elindeki beyaz bayrağı yeniden kaldırdı.
Üçü birden mutfağa geçtiler. Nemeçek'in annesi gözyaşlarını
tutamadı.

  --Hepiniz de iyi... çok iyi, çok mert çocuklarsınız...
Yavrucuğumu böylesine seviyorsunuz demek... Biraz daha
kalın, birer fincan kakaomu için...

  Elçiler bakıştılar. Kakaoya diyecek yoktu doğrusu.
Ama, Pastor şöyle bir ileri fırlayıp, başını yukarı kaldırdı
gururla,

  --Kakaoyu hak edecek ne yaptık ki? dedi.

  Yanındakilere döndü, ileri marş komutunu verdi.

  Hep birlikte uygun adım, dışarıya çıktılar.

  :::::::::::::::::

  SEKİZİNCİ BÖLÜM

  Savaşın gelip çattığı gün, eşsiz bir ilkyaz günüydü. Sabah
yağmur yağmıştı. Çocuklar yağmurdan tedirgin, okulda
pencerelerden üzgün üzgün bakıp durmuşlardı. Öyle
ya, bakarsın yağmurdan ötürü savaş güme giderdi. Ne var
ki öğlene doğru yağmur kesilmiş, hava açmıştı. Saat bire
doğru, ışıyan ilkyaz güneşi asfaltı kurutmuştu. Okul dönüşü
hava yeniden ısınmıştı. Çevredeki dağlardan esen meltem,
taze kokuları da birlikte getiriyordu. Bir hava ki, savaş
için biçilmiş kaftan! Burçlara yığılan kumlar, önce adamakıllı
ıslanmıştı, ama şimdi yeniden kurumuştu. Böylelikle,
kum bombaları elverişli bir duruma girmiş oluyordu.

  Saat bire doğru bir koşuşmadır başladı. Herkes evinin
yolunu tuttu. Saat ikiye çeyrek kala bütün ordu Arsada
toplanmıştı bile. Heyecan dünkü kadar büyük değildi.
Bugün neler olacağını dünden bilmiyorlardı elbette. Elçilerin
görünmesiyle gerilim azalmış, onun yerini sabır ve
ağırbaşlılık almıştı. Düşmanın ne zaman gelip ne zaman
çarpışacağını biliyorlardı artık. Bir an önce savaşa atılmanın
tutkusu içindeydiler. Boka, yarım saat kadar önce savaş
planında değişiklik yapmıştı. Çocuklar toplanınca bir
de ne görsünler, 4 ve 5 numaralı siperlerin önünde derin
bir hendek uzanıyor. Kolay korkuya kapılanlar, hendeği
düşmanın kazmış olacağını düşünerek soluğu Boka'nın yanında
aldılar.

  --Hendeği gördün mü?

  --Gördüm.

  --Kim kazmış?

  --Bugün sabaha karşı Yano'ya ben açtırdım.

  --Neden açtırdın peki?

  --Savaş planını biraz değiştirdim de ondan.

  Notlarını gözden geçiren Boka, A ve B savaş birlikleri
komutanlarını yanına çağırdı.

  --Şu hendeği görüyor musunuz?

  --Görüyoruz.

  --Siper nedir bilir misiniz?

  Siperin ne olduğunu doğru dürüst bilemediler elbette.

  Boka, açıkladı:

  --Siper, askeri birlikleri saklamaya yarar. Düşmanın
gözünden saklanan birlikler, çatışmanın en uygun anında
saklandıkları siperden çıkar, çatışmaya katılırlar. Savaş
planımızı değiştirdiğim için Pal Sokağı kapısında durmayacaksınız.
Onu uygun bulmuyorum. Siz, iki grup, birlikte
işte bu siperlerde gizleneceksiniz. Düşmanın bir kolu
Pal Sokağındaki kapıdan girdi mi, burçlardan bombardıman
başlayacak. Düşman, burçlar yönünde ilerledi mi,
odun yığınlarının dibindeki siperi göremez. Kısa bir süre
bekleyeceksiniz. Sipere beş adım kadar yaklaştılar mı, başlarınızı
hendekten çıkarır, düşmana kum bombalarını yağdırırsınız.
İşte siperlerden fırlayıp düşmanın üzerine atılmanın
tam sırasıdır. Ancak, düşmanı kapıya doğru sürüp
kovalamanın sırası daha gelmemiştir. Bizi bekleyeceksiniz.
Biz, Maria Sokağı yönündeki işimizi bitirince, saldırı
borusunu çaldıracağım. Boru sesini duyar duymaz, düşmanı
kapıya doğru süreceksiniz. Maria Sokağındaki düşman
birliğini barakaya tıktık mı, birinci ve ikinci burçlardaki
adamlarımız öteki burçlara yardıma koşacaklar.
Uzun sözün kısası, göreviniz düşmanın ilerlemesini önlemek!
Anladınız mı?

  --Anladık.

  --Ondan sonra, sıra gelecek topluca saldırı borusuna!
Sayıca biz onlardan iki kat fazla olacağız, çünkü birliklerinden
bir bölümü barakada olacak. Savaş kurallarına
göre, topluca saldırıda sayıca üstün olmamızın bir sakıncası
yok. Yalnız, kişisel saldırılar başka; o zaman bir kişiye
iki kişi saldıramaz.

  Boka, bunları anlatadursun, Yano gidip bir iki kazmada
hendeği düzeltti. El arabasıyla bir araba da kum döktü
hendeğin içine.

  Bu arada, burçlardaki yiğitler de büyük bir çaba içindeydiler.
Dişlerini tırnaklarına takmışlar, odun yığınlarının
üzerinde ha babam didinip duruyorlardı. Burçların biçimi
çocukların yalnızca başlarının gözükeceği biçimde düşünülmüştü.
Çocuklar sık sık eğiliyor, yok oluyor, sonra
yeniden gözönüne çıkıyorlardı. Kum bombaları hazırlanıyor,
rüzgar burçların üzerindeki kırmızı--yeşil bayrakları
dalgalandırıyordu. Yalnız, köşedeki üçüncü burcun bayrağı
yoktu. O bayrağı, daha önce Ferenç Atş alıp götürmüştü.
Yerine bir yenisini de dikmemişlerdi; asıl bayrağı savaşarak
geri almak istiyorlardı da ondan.

  Başından geçmedik serüven kalmamış olan bayrak,
en sonunda Gereb'te kalmıştı. Önce, Ferenç Atş'ın ele geçirdiği
bayrağı, Kızıl Gömlekliler Botanik Bahçesindeki yıkıntıda
saklamışlardı. Derken, Nemeçek gizlice gelip bayrağı
almış, kumda bıraktığı ayak izlerini Kızıl Gömlekliler
görmüştü. Bizim küçük sarı oğlanın ağaçtan Kızıl Gömlekliler
içine düştüğü o unutulmaz akşam, Pastorlar bileğini
bükerek Nemeçek'in elinden bayrağı almışlar, böylece
bayrak, yine Kızıl Gömleklilerin silah deposuna, baltaların
yanına konmuştu. Oradan da Gereb, Pal Sokağı çocuklarına
şirin görünmek için çalmıştı. Ama; daha o gün Boka,
Gereb'e, Biz çalınmış bayrak istemiyoruz, biz bayrağımızı
canımızı dişimize katarak geri alacağız, demişti.

  Dün öğleden sonra da, Kızıl Gömlekli elçilerin Arsadan
ayrılmalarından biraz sonra, Pal Sokağı çocuklarından
bir grup, elçi olarak, ellerinde bayrak, Botanik Bahçesine
doğru yola çıkmışlardı.

  Bahçede, büyük bir savaş kurulu toplantı yapıyordu.
Üç kişilik elçiler kurulunun başında Çele vardı. Öbür ikisi
de, Vays ile Çonakoş idiler. Çele, elinde beyaz bayrakla
yürüyordu. Bir gazete kağıdına sarılmış olan kırmızı--beyaz
bayrağı da Vays taşıyordu.

  Tahta köprüde karşılarına dikildiler.

  --Dur, kimdir o?

  Çele, ceketinin altındaki beyaz bayrağı çıkarıp yukarı
kaldırdı, salladı. Nöbetçiler, böyle durumlarda kural nedir
bilmiyorlardı. Seslerinin bütün gücüyle Adaya doğru bağırdılar:

  --Heeey, yabancılar var!

  Ferenç Atş, bunu duyunca köprüye çıktı. Beyaz bayrağın
ne anlama geldiğini biliyordu. Elçilerin Adaya çıkmalarına
izin verdi.

  --Elçi olarak mı geldiniz?

  --Evet.

  --Ne istiyorsunuz?

  Çele, bir adım ileri çıktı:

  --Bizden almış olduğunuz bayrağı geri getirdik. Geri
aldık, ama böyle alalım istemiyoruz. Yarın, bu bayrakla katılın
savaşa. Ele geçirebilirsek bizde kalır. Beceremezsek
yine sizde kalır bayrak. Komutanımız, bunu size bildirmemizi
istedi.

  Vays'a işaret etti. Vays, çok ciddi bir yüzle gazete kağıdını
açtı, bayrağı çıkarıp öptü, sonra uzattı.

  Ferenç Atş seslendi:

  --Depocu Sebeniç, buraya!

  Fundalıklar arasından bir ses duyuldu:

  --Sebeniç burada değil.

  Çele sesini yükseltti:

  --Biraz önce bize elçi olarak gelmişti.

  Ferenç Atş:

  --Öyle ya, bak unutmuşum, dedi. Yardımcısı gelsin
öyleyse.

  Aralanan funda dallarının arasından çıkan küçük
Vendaver, gelip komutanın önünde durdu.

  --Elçilerden bayrağı al, silah deposuna koy!

  Bunu söyledikten sonra, elçilere döndü:

  --Bayrağı, savaşta depocu Sebeniç taşıyacak. İşte yanıtım.

  Çele, beyaz bayrağı kaldırıp gideceklerini bildirdiği
sırada, Kızıl Gömleklilerin komutanı yine konuştu:

  --Bayrağı, herhalde Gereb geri getirmiştir.

  Ses soluk çıkmadı. Hiçbiri karşılık vermedi.

  Atş, yeniden sordu:

  --Gereb getirdi, değil mi?

  Çele, disiplinli, askerce bir tavır takındı.

  --Bu soruya karşılık veremem, yetkim yok!

  Sonra, adamlarına komut verdi:

  --Dikkat, ileri marş!

  Kızıl Gömleklilerin komutanını orada bırakıp gittiler.
Çele için, boşuna Fiyakacı Çele dememişler. Şu yaptığını
da tam askerce, pek fiyakalı yapmıştı doğrusu. Kimsenin
arkasından konuşmak istememişti düşmanla. O kimse
kendilerini ele vermiş olsa bile.

  Ferenç Atş, biraz utanmış görünüyordu. Vendaver'e
gelince, o da elinde bayrak, şaşkın şaşkın bakıyordu.
Komutan birden öfkeyle çıkıştı:

  --Ne dikilip duruyorsun orada be? Bayrağı yerine götürsene!

  Vendaver, süklüm püklüm uzaklaşırken, bir yandan
da düşündü: Şu, Pal Sokaklı çocuklar yaman çocuklar doğrusu!
Bizim amansız Ferenç'i yine mat ettiler. Bu ikinci oluyor.

  Bayrak, böylece yeniden Kızıl Gömleklilere geçti. Bu
yüzden 3 numaralı burç, bayraksız kalmış oluyordu. Gözcüler,
çoktan tahta perdelere tırmanmışlar, ata biner gibi
oturmuşlardı. Biri, Maria Sokağı yönündeki tahta perdeye,
öteki de, Pal Sokağı yönündekine yerleşmişti.

  Çocukların aceleyle yerlerini aldıkları odun yığınları
arasından ilerleyen Gereb, gelip Boka'nın önünde durdu:

  --Sayın Generalim, sizden bir dileğim var.

  --Söyle bakalım.

  --Generalim, bugün verdiğiniz emirle beni üçüncü
burca, burç topçusu olarak atamışsınız. Nedeni de, oranın
köşe ve en tehlikeli yer olmasıymış. Bir neden de, buraya
geri getirdiğim bayrağın orada bulunmamasıymış.

  --Ee? Ne istiyorsun peki?

  --Beni oradan daha tehlikeli bir yere vermenizi diliyorum.
Sipere atanan Barabas'la yer değiştirmek istiyorum.
Barabas keskin nişancıdır, bombardımanın yapılacağı
yerde bulunması daha doğru olur. Bırakın da ben siperde
göğüs göğüse çarpışayım. İzninizi dilerim.

  Boka, şöyle tepeden tırnağa süzdü Gereb'i.

  --Ne de olsa yiğitliğine diyecek yok, Gereb.

  --İzin veriyor musunuz?

  --Evet.

  Selam veren Gereb, komutanın önünden ayrılmadı.

  --Daha ne istiyorsun peki?

  Burç topçusu biraz tedirgindi:

  --Dahası şu komutanım: Yiğitligine diyecek yok, Gereb,
demen beni çok sevindirdi elbette. Ama, Ne de olsa
yiğitliğine diyecek yok, Gereb, biçiminde söylemene
üzüldüm.

  Boka, gülümsedi.

  --O, benim kabahatim değil, Gereb. Öyle dedimse, senin
yüzünden dedim. Neyse, ince eleyip sık dokumayı bırak
şimdi. Geriye dön! Yerine, marş!

  Gereb, uygun adım uzaklaştı. Sevinçle siperden içeri
girdi, ıslak kumdan bombalar yapmaya başladı.

  Siperin içinden, yüzü gözü çamur içinde biri çıktı
emekleyerek, Barabas'ın ta kendisi! Boka'ya seslendi:

  --İzin verdin mi yoksa?

  --Verdim, dedi Boka.

  Gereb'e daha pek bir güvenleri yoktu. Tam bağlılık
göstermeyenin sonu budur işte. Doğru konuşsa bile inanılmaz
böylelerine kolay kolay. Gelgelelim, Generalin söyledikleri,
kuşku bulutlarını dağıttı.

  Aşağıdan bakıldı mı, Barabas'ın köşedeki burca tırmandığı,
burç komutanının önünde selam vererek göreve
hazır olduğunu bildirdiği görülüyordu. Ama, bir iki saniye
geçti geçmedi, ikisinin de kafaları burç duvarının ardında
kayboldu. Boşa geçirecek vakitleri yoktu. Bombaları piramit
düzeninde diziyorlardı.

  Birkaç dakika daha geçti. Ama, çocuklara soracak olsak,
dakikalar değil saatler bile geçmek bilmiyor, diyeceklerdi.
Sabırsızlık arttıkça arttı; sonunda şöyle konuşmalar
duyulmaya başladı:

  --Belki de düşünüp taşınıp, vazgeçmişlerdir?

  --Eeh, korku dağları bekler!

  --Yoksa tuzağa mı düşürecekler bizi?

  --Yok canım, gelecekleri falan yok!

  Saat, ikiyi bir iki dakika geçe, emir subayı, aldığı emri
mevziler arasında dörtnal koşarak duyurdu. Verilen emre
göre, mevzilerde bütün çalışmalar duracak, bütün sesler
kesilecek, birlikler alarm durumuna geçirilecekti. General,
son bir denetleme yapacaktı da ondan. Emir subayı,
son mevziye varıp da emri ilettiği sırada, Boka, birinci
mevzide denetime başlamıştı bile. Yüzü sert ve ciddiydi.
Önce Maria Sokağındaki birliği denetledi. Orada, aksayan
bir şey yoktu. Büyük kapıdaki iki savaş grubu, sağlı sollu
saflarda dizilmiş, dimdik duruyordu. Komutanlar, bir iki
adım ileri çıktılar.

  --Her şey yolunda mı? diye sordu Boka. Görevinizi biliyor
musunuz?

  --Biliyoruz. Kaçıyormuş gibi yapacağız.

  --Sonra da arkalarından vuracaksınız.

  --Emredersiniz, Generalim!

  Bir de kulübeyi denetledi ardından. Kapıyı açtı, büyük,
paslı anahtarı kilidin içinde bir iki kez döndürüp, iyi
işleyip işlemediğine baktı. Sonra, burçların ilk üçünü gözden
geçirdi. Her burçta ikişer savaşçı vardı. Kum bombaları,
piramit düzeninde yığılmıştı. Üç numaralı burçta, ötekilerin
üç kat fazlası bomba bulunuyordu. Burçların en
önemlisi de buydu aslında. General gelince, üç topçu esas
duruşa geçti. 4, 5 ve 6 numaralı burçlara yedek bombalar
yığılmıştı.

  --Bunlara dokunmayın sakın, dedi Boka. Yedekteki
bombalar ancak ben öbür burçlardaki topçuları buraya
gönderdiğim zaman kullanılacak.

  --Emredersiniz, Generalim!

  5 numaralı burca vardığında öylesine bir patırtı koptu
ki, gayretkeş bir topçu seslenmeden edemedi:

  --Dur! Kimdir o?

  Arkadaşı, topçuyu dürtüverdi. Boka, bağırdı:

  --Daha Generalini bile tanımıyorsun, eşek herif! Böylelerini
kurşuna dizmeli hemen.

  Gayretkeş topçu az kalsın korkudan ölüyordu. Kurşuna
dizilmek olasılığının pek de büyük olmadığını düşünememişti.
Boka'ya gelince, o da iyice saçmaladığını --çok az
olurdu bu-- düşünmekle birlikte, pek üzerinde durmadı.

  Yürümeyi sürdürüp, siperlere ulaştı. Oldukça derin
kazılmış hendeğin içinde iki birlik vardı. Duyduğu mutluluktan
yüzü ışıyan Gereb de aralarındaydı. Boka, siperin
önündeki tümseğe çıkıp,

  --Çocuklar, dedi sevinçle. Savaşın yazgısı sizlere bağlı.
Maria Sokağındaki birliğimiz görevini yerine getirinceye
dek düşmanı oyalayabilirseniz, savaşı kazandık demektir.
Bunu unutmayın sakın!

  Hendekten çığlıklar yükseldi. Çocuklar, yerlerinden
kıpırdamadan keplerini salladılar. Bağırdıkça coştular,
coştukça bağırdılar.

  General,

  --Susun, susun! diye bağırarak yatıştırdı onları.

  Arsanın ortasına doğru yürüdü. Kolnay da oradaydı,
borazanı elinde, bekliyordu.

  --Yaver!

  --Buyurun, Generalim!

  --Bütün savaşı izleyebileceğimiz bir yere gidelim. Komutanlar
savaşı genellikle yüksek bir yerden yürütürler.
Biz de kulübenin damına tırmanalım.

  Biraz sonra kulübenin damındaki yerlerini almışlardı
bile. Güneş, Kolnay'ın borazanına vuruyor, borazan pırıl
pırıl parlıyordu. Emir subayına, su katılmamış savaşçı havası
veren bir görünümdü bu. Burçlardaki topçular, Kolnay'a
gururla bakıyorlardı.

  Derken, Botanik Bahçesinde oldukça önemli bir rol
oynamış olan opera dürbünü de çıktı ortaya, Boka'nın cebinden.
Dürbünün kayışını boynuna geçiren Boka, hık demiş
Napolyon'un burnundan düşmüştü sanki. Başkomutan
dediğin de böyle olurdu işte!

  Tarih yazan kişinin, zamanı doğru belirlemesi gerekir.
Biz de öyle yapalım: Tam altı dakika sonra, Pal Sokağından
bir borazan sesinin yükseldiğini belirtelim. Bu yabancı
boru sesi, birlikleri canlandırmaya yetmişti.

  --Geliyorlar! diye bir söz dolaştı ağızdan ağıza.

  Boka'nın rengi biraz attı.

  --İşte şimdi, dedi Kolnay, ülkemizin geleceği şimdi
belli olacak.

  Biraz sonra tahta perdeden aşağı atlayan iki gözcü,
Generalin üzerinde durduğu kulübeye koştular.

  --Düşman geliyor!

  --Yerlerinize! diye bağırdı Boka. İki çocuk hemen yerlerine
geçtiler. Biri sipere, öteki de Maria Sokağındaki birliğine.
Dürbünü gözlerine götüren Boka, Kolnay'a fısıldadı:

  --Borazanı hazırla!

  O iş de yerine getirildi. Boka, elindeki dürbünü indirdi,
yüzüne bir kırmızılık yayıldı, kararlı bir sesle komut verdi:

  --Çal şimdi!

  Boru sesi ortalığı inletti. Pal Sokağı ülkesinin iki büyük
kapısına dayanan Kızıl Gömlekliler, kapıların önünde
durdular. Gümüş uçlu mızrakları güneşte pırıl pırıl parlıyordu.
Kırmızı gömlekleri ve kırmızı kepleriyle şeytandan
farkları yoktu. Onlar da saldırı borusunu çalınca, havayı
coşkun boru sesleri doldurdu.

  Kolnay, soluk almadan çalıyordu borusunu. Kulübenin
damından Ta tra ta tra ta tra ta... sesleri geliyordu.

  Boka, dürbünüyle Ferenç Atş'ı arıyordu boyuna. Birden,

  --İşte şurada! diye haykırdı. Ferenç Atş, Pal Sokağından
gelen birliğin başında, Sebeniç de yanında... bayrağımızı
o taşıyor... Pal Sokağındaki birliklerimizi çetin bir savaş
bekliyor.

  Maria Sokağındaki birlik, büyük Pastor'un komutasındaydı.
Kırmızı bayrakları rüzgarda dalgalanıyordu. Üç
boru inletip durmaktaydı ortalığı. Kızıl Gömlekliler,
kapıların orada, savaş düzeninde bekliyorlardı.

  --Bir niyetleri var, ama ne? dedi Boka.

  Boru çalmayı kesen emir subayı,

  --Vız gelir! dedi.

  Ama, hemen sonra, ciğerlerinin bütün gücüyle çalmaya
koyuldu yine: Ta ta tra tra ta...

  Derken, Kızıl Gömleklilerin boru sesi birden kesiliverdi.
Maria Sokağı yönünden yaklaşanlar, ortalığı yılgıya boğan
bir savaş çığlığı attılar.

  --Haayt... hoo!... Haayt... hoo!

  Kapıdan içeri dalarak saldırıya geçtiler. Arsayı savunan
birlikler, bir süre dayanıp savaşı kabul ediyormuş gibi
yaptılar, ama çok geçmeden, tasarlanan savaş planı uyarınca
gerisin geri bir koşudur tutturdular.

  --Yaşasın arslanlarım! diye haykıran Boka, Pal Sokağına
göz attı. Ferenç Atş'ın adamları kapıdan içeri girmişlerdi.
Ordu, açık kalmış kapının önünde, sokakta mıhlanıp kalmıştı.

  Boka, birden korkuya kapıldı.

  --Bu da nesi? diye sordu.

  Kolnay, tir tir titriyordu.

  --Belki de tuzak...

  Sonra, yeniden sola kaydırdılar bakışlarını. Pal Sokaklı
çocuklar kaçıyor, Kızıl Gömlekliler de haykırarak onları
arkalarından izliyordu.

  Ferenç Atş kuvvetlerinin hareketsiz kalmasını, o ana
kadar irkilerek izlemiş olan Boka, birden eşi görülmemiş
bir şey yaptı. Kepini havaya fırlatıp bir sevinç çığlığı atarak,
kulübenin üzerinde delirmiş gibi hora tepmeye başladı.
Çürümeye yüz tutmuş baraka nerdeyse çökecekti altında.

  --Kurtulduk! diye bağırıyordu.

  Kolnay'ın üzerine atılıp, kucakladı öptü arkadaşını.
Kolnay'a sarılıp dansa zorladı. Kolnay, bütün bu olup bitenlerden
hiçbir şey anlamıyor, kekeleyip duruyordu boyuna:

  --Ne var yahu! Ne oluyoruz?

  Boka, Frenç Atş ile hiç hareketsiz duran Atş ordusunu
gösterdi.

  --Görmüyor musun be yahu?

  --Ee, görüyorum, n'olacak?

  --Anlamıyor musun?

  --Yooo...

  --Aptal herif sen de... Kurtulduk yahu, kazandık,
hala anlamadın mı, kurtulduk diyorum sana...

  --Hiçbir şey anladığım yok.

  --Kıpırdamadan duruyorlar oldukları yerde, görmüyor musun?

  --Görüyorum elbette.

  --İçeri girmiyorlar... Bekliyorlar.

  --Evet, öyle.

  --Peki bekledikleri ne? Neyi bekliyorlar? Pastor'un
kuvvetleri Maria Sokağındaki görevi yerine getirsin diye
bekliyorlar. O zaman saldırıya geçecekler. Hemen saldırıya
geçmeyişlerinden anladım bunu. Şans neden güldü yüzümüze
biliyor musun? Onlar de bizimkine benzer bir savaş
planı yaptılar da ondan. Pastor'ların, bizim kuvvetlerin
yarısını Maria Sokağına atmasını bekliyorlar. Kuvvetlerimizin
öbür yarısına o zaman saldıracaklar. Pastor arkadan,
Ferenç Atş da önden. Hava alırlar... Sen benimle gelsene!

  Bunu söylerken, kulübenin damından aşağı inmeye
başlamıştı bile.

  --Nereye gidiyoruz?

  --Soru sormak yok. Sen gel benimle, o kadar. Buradan
izleyeceğimiz bir şey yok artık. Bunların da yerlerinden
kıpırdayacakları yok. İyisi mi, Maria Sokağındaki birliklerimize
yardım edelim biz.

  Maria Sokağındaki birlik, aldığı görevi üstün bir başarıyla
yerine getiriyordu. Bıçkıevinin önündeki dut ağaçlarının
arasından sağa sola yayılarak karmakarışık koşuyorlardı.
Hem de öylesine kurnazca yapıyorlardı ki bunu, kaçarken
bağrıştıkları duyuluyordu:

  --Eyvaah, eyvahlar olsun!

  --Yandık, mahvolduk!

  --İşimiz bitik!

  Kızıl Gömleklilere gelince, onlar da ha babam kovalayıp
duruyorlardı arkalarından. Hem de çığlıklar atarak.
Boka'nın bütün derdi, kendi kurdukları tuzağa düşüp
düşmedikleriydi. Boka'nın adamları bıçkıevinin ardında yok
oluverdiler. Birliğin yarısı sundurmaya, öbür yarısı da barakaya
saklanmıştı.

  --Arkalarından! diye bağırdı Pastor. Yakalayın onları,
kaçırmayın!

  Kızıl Gömlekliler, bıçkıevinin ardındaki alana kadar
koştular.

  Boka,

  --Borazan! diye seslendi.

  Boru sesi, burçlardan bombardımana başlanması işaretini
verdi. İlk üç burçtan, incecik çocuk seslerinin zafer
çığlığı yükseldi. İlk kum bombaları, boğuk sesler çıkararak
düşmeye başladı. Pat, küt diye sesler geliyordu öteden
beriden. Boka'nın yüzü, kıpkırmızı kesilmişti, tir tir
titriyordu.

  --Yaver! diye seslendi.

  --Buyurun komutanım!

  --Siperlere koş, beklemelerini söyle! Ben saldırı borusunu
çaldırınca yerlerinden fırlasınlar! Pal Sokağı yönündeki
burçlar da bekleyecek!

  Emir subayı fırladı, kulübenin orada kendini yere
atıp, sipere kadar süründü. Kapının önünde kıpırdamadan
duran düşmana görünmemenin başka çaresi yoktu.
Kanatta yer almış olan ilk ere yaklaşıp emri fısıldadı.
Sonra, geldiği gibi yine sürünerek, komutanına döndü.

  --Emri ulaştırdım, komutanım! dedi.

  Bıçkıevinin ardında; savaş çığlıkları yeri göğü inletiyordu.
Kızıl Gömlekliler, Zaferi kazandıklarını sanıyorlardı.
Üç burçtan kıyasıya ateş ediliyor, düşmanın odun yığınlarına
saldırısı engelleniyordu. Kanatta yer alan ünlü üç
numaralı burçta Barabas, kolları sıvamış, arslanlar gibi
dövüşüyordu. Büyük Pastor'u kendine hedef seçmişti. Yumuşak
kum bombaları Pastor'un yağız kafasında patlıyordu ardarda.

  Barabas, her fırlattığı bombayla birlikte etkinliğini
artırmak için bir de savaş çığlığı atıyordu:

  --Al bakalım, oğlum!

  Yumuşak kum, Pastor'un ağzına burnuna doldukça,
Pastor bir yandan hapşırıyor, bir yandan da hırsla haykırıyordu:

  --Sen dur hele; şimdi gelirim yanına!

  Yeniden nişan alan Barabas, bir bomba daha savurdu.

  --Gel de boyunun ölçüsünü al!

  Kızıl Gömlekli savaşçının ağzına burnuna kumlar doldu.
Burçlardan, kulakları sağır eden bir, Yaşşaaa! sesi
yükseldi.

  Barabas, iyiden iyi coşmuştu. Haykırdı:

  --Bir de şu kumdan tat bakalım!

  İki eliyle birden atıyordu kum bombalarım. Yanındaki
iki er de ellerine çabuktular.

  Köşedeki burç da canla başla çarpışıyor, herkes bundan
kıvanç duyuyordu. Saldırı birlikleri, sesi soluğu kesmişler,
ileri atılmak için emir bekliyorlardı. Kimileri sundurmada,
kimileri de kulübedeydi. Kızıl Gömlekliler burçların
dibine dek yaklaşmışlardı. Tam bu sırada Pastor'un
emri duyuldu:

  --Odun yığınlarına saldırın!

  --Bom! diye haykıran Barabas, komutanın burnuna
nişan aldı.

  Bu parola, öbür burçlardaki topçularca da benimsenmişti.
Odun yığınlarına tırmanmaya hazırlananların başlarından
aşağı kum bombalarını yağdırdılar.

  Boka, Kolnay'ı kolundan yakaladı.

  --Kum bitmek üzere. Buradan görüyorum azaldığını.
Artık Barabas da tek elle atıyor. Oysa, köşedeki burçta,
üç kat fazlaydı kum.

  Gerçekten de, atışların hızı iyice azalmıştı.

  Kolnay,

  --Ne yapacağız şimdi? diye sordu.

  Boka, sakinleşmişti.

  --Kazanacağız.

  Bu sırada, 2 numaralı burç ateşi kesti. Kumları tükenmişti
anlaşılan.

  --Şimdi sırası işte! diye bağırdı Boka. Sundurmaya
koş, saldırıya geçsinler.

  Kendisi de kulübeye doğru fırladı. Kapıya yüklenip açtı.
İçeriye haykırdı:

  --Saldırıya geçin!

  İki grup birden ileri atıldılar. Grubun biri sundurmadan,
öteki de kulübeden fırladı. Yitirilecek vakit yoktu.
Pastor'lardan biri, ikinci burca adım atmıştı bile. Bacaklarına
yapışıp alaşağı ettiler onu. Kızıl Gömlekliler şaşkına
dönmüşlerdi. Kaçan ordunun odun yığınlarının ardına sığındığını,
burçtakilerin, düşmanın odun yığınları arasına
girmesini engelleyeceğini sanıyorlardı. Oysa şimdi, önlerine
katıp kaçırdıkları düşman, gelip arkadan vurmuştu onları...

  Gerçek savaşları izlemiş olan savaş muhabirleri, en
büyük tehlikenin karışıklıktan doğduğunu yazarlar. Savaş
alanlarına hükmetmiş komutanlar, toptan tüfekten
korkmamış, ama en önemsiz bir şaşkınlığın büyük karışıklık
doğuracağını düşünerek, kuşkulu saatler geçirmişlerdir.
Toplarla, tüfeklerle silahlanmış gerçek bir ordu bile
karışıklık sonucu şaşkına dönerken, askercilik oynar gibi
dövüşmeye kalkışmış kırmızı gömlekli birkaç çocuk mu
karşı duracaktı bu kurala?

  Neye uğradıklarını anlayamadılar. Anlamak şöyle
dursun; tuzağına düştükleri birliğin, biraz önce ortadan
kaybolan birlik olduğunu bile bilemediler. Ancak, savaşa
tutuştuktan sonradır ki, karşılarındaki rakibin biraz önceki
rakip olduğunu, yeni bir ordu ile karşılaşmadıklarını,
anlayabildiler. O da çocukları tek tek tanıdıktan sonra.

  İki güçlü kol, bacaklarına sarıldığı gibi Pastor'u burçtan
aşağı çekerken, Pastor, kendini tutamayıp bağırdı:

  --Hay Allah kahretsin be; yerden mi bitiyor bunlar
nedir?

  Artık, Boka da savaşa katılmıştı. Gözüne kestirdiği
bir Kızıl Gömlekli erle güreşe başlamıştı bile. Rakibini
yavaş yavaş ve ustalıkla kulübeye doğru sürüklüyordu. Oğlan,
Boka'nın kendisinden üstün olduğunu anlamıştı. Boka'ya
çelmeyi takmakta gecikmedi. Burçlardan güreşi izleyenler,
haksızlığa hep bir ağızdan başkaldırdılar:

  --Vay alçak vay!

  --Çelme taktın bana! Kurallara aykırıdır.

  Boka, yere yuvarlanmıştı. Ama saniye sektirmeden
doğrulup kalktı. Kızıl Gömlekli çocuğa çıkıştı yüksek
sesle:

  --Çelme taktın bana! Kurallara aykırı bu!

  Kolnay'a bir el etti. Debelenerek kurtulmaya çalışan
Kızıl Gömlekliyi sürükleyerek kulübeye götürdüler, içeri
tıktılar.

  Boka, soluk soluğaydı.

  --Budala herif, dedi. Erkek gibi güreşse belki de yenerdi
beni. Onu ikimiz birlikte yola getirmekte haklıyız.
Çünkü, kurallara aykırı hareket etti.

  Yeniden, savaşanların arasına atıldı. Çocuklar, teke
tek güreşiyorlardı. Elde kalmış ne kadar kum varsa, topçular
tarafından düşmanın tepesine yağdırılıyordu. Pal Sokağı
cephesindeki burçlarda ise hala sessizlik vardı...

  Kolnay tam güreşe başlıyordu ki, Boka şöyle buyurdu:

  --Güreşi bırak artık! Git emrimi ulaştır! Birinci ve
ikinci burç erleri, dördüncü ve beşinci burçlara geçsinler.

  Güreşenlerin arasından sıyrılarak geçen Kolnay haberi
iletti. İlk iki burçtan alınan bayraklar, çocuklar tarafından
yeni savaş hattına götürüldü.

  Zafer çığlıkları birbirini izliyordu. Bu büyük coşku,
Çonakoş'un, yenilmez sanılan müthiş Pastor'u havalandırarak
kulübeye sürüklediği sırada en yüksek noktasına
ulaştı. Daha birkaç saniye bile geçmeden, duyduğu öfkeyle
çileden çıkan Pastor, kulübenin duvarını yumruklamaya
başlamıştı bile...

  Gürültü patırtının sonu gelmiyordu. Kızıl Gömlekliler
farkındaydılar, hapı yutmuşlardı. Başlarında komutanları
olmazsa ne yapabilirlerdi ki? Şimdi bütün umutları,
Ferenç Atş'da, onun birliğindeydi. Belki, Ferenç düzeltebilirdi
durumlarını. Bütün Kızıl Gömlekliler, birbirleri ardından
kulübeye sürükleniyordu. Irmaklar gibi coşan, Yaşasın
sesleri, Pal Sokağı kapısında hareketsiz beklemekte
olan ordu saflarına kadar yayılıyordu.

  Birliğinin önünde bir aşağı bir yukarı gidip gelen Ferenç
Atş, gururla gülümseyerek,

  --Duydunuz mu? dedi. Şimdi işareti alırız.

  Kızıl Gömlekliler, daha önce şöyle sözleşmişlerdi aralarında:
Maria Sokağındaki birlik, hedefine ulaşır ulaşmaz,
borazancı ortak saldırı işaretini verecekti. Gelgelelim,
Pastor'un borazancısı küçük Vendaver, ötekilerle birlikte
kulübenin duvarını yumrukluyordu. Borazanına gelince,
o da 3 numaralı öbür ganimetin yanında, ağzına kadar
kumla dolu, uzanmış duruyordu.

  Bıçkıevi ile kulübe arasında bütün bu işler oladursun,
Ferenç Atş da, adamlarını yüreklendiriyordu bu arada:

  --Sabır çocuklar, aman sabredin! Boru sesini alır almaz
ileri atılıyoruz!

  Ne var ki, sabırsızlıkla beklenen boru sesi gelmedi.
Gürültü patırtı giderek zayıfladı; gürültünün kapalı bir
yerden geldiği anlaşılıyordu artık. Kırmızı yeşilliler, son
Kızıl Gömleklileri de kulübeye tıkıp şimdiye dek Arsada
duyulmuş en büyük zafer çığlığıyla ortalığı inletince, Ferenç
Atş'ın birliğinde bir huzursuzluk başgösterdi.

  --Sanırım beklenmedik bir şey oldu, dedi küçük Pastor.

  --Ne gibi yani?

  --Bu sesler yabancı, bizimkilerin sesi değil.

  Ferenç Atş, kulak kabarttı. Hani yalan da değildi.
Ona da yabancı gırtlaklardan çıkıyor gibi geliyordu bu sesler.
Yine de soğukkanlı görünmek istedi.

  --Bir şey olduğu falan yok, dedi. Bizimkiler sessiz savaşıyorlar.
Bağırıp çağıranlar Pal Sokaklılar. Etekleri tutuşan onlar asıl!

  Tam bu sırada, sanki Ferenç Atş'ın söylediklerini yalanlarcasına,
Maria Sokağından bu yana, Yaşa, varol! sesleri geldi.

  --Vay canına, diyen Ferenç Atş telaşlandı. Yaşa, varol!
diye bağırıyorlar yahu.

  Pastor'ların küçüğü,

  --Etekleri tutuşan böyle bağırmaz ki, dedi. Kardeşimin
birliğine güvenmek sanırım pek doğru olmadı.

  Ferenç Atş, aklı başında bir çocuktu. Evdeki hesabın
pazara uymadığını o da anlamıştı artık. Savaşı yitirdiklerinin
farkındaydı. Çünkü şimdi, kendi birliği tek başına bütün
Pal Sokağı ordusu ile başabaş savaşmak zorundaydı.
Son umudu, sabırsızlıkla beklenen o boru sesi, bir türlü
gelmek bilmiyordu.

  Onun yerine düşman kuvvetlerin boru sesi duyuldu.
Boka'nın ordusuyla ilgili olan bu boru şesi, Pastor kuvvetlerinin
son erine dek tutsak edildiğini, hemen şu anda Arsadan
saldırıya geçileceğini bildiriyordu. Verilen bu haber
üzerine Maria Sokağındaki ordu ikiye ayrıldı, yarısı kulübenin
orada, öbür yarısı da 6 numaralı burcun orada ortaya
çıktı. Biraz yıpranmış görünüyorlardı, ama gözleri zafer
sevinciyle parlıyordu. Başarılı bir savaşın ateşiyle de çelik
gibi sertleşmişlerdi.

  Pastor kuvvetlerinin yenilmiş olduğunu Ferenç Atş
kesinlikle anlamıştı artık. Bir an kendi ordusu ile iki düşman
birliği karşı karşıya geldiler. Derken, genç Pastor'dan
yana dönen Ferenç Atş, sinirli bir sesle,

  --Anlayamadığım bir şey var, dedi. Yenik düştüklerini
kabul edelim. Peki, ama neredeler? Sokağa kovalandılar,
sokağa atıldılarsa neden gelip bize katılmıyorlar? Neden
gelmiyorlar, neden?

  Pal Sokağına kadar uzanıp, sokağı gözden geçirdiler.
Hatta, Sebeniç bu kadarıyla da yetinmeyip, bir koşu fırladı
Maria Sokağına da baktı. İn cin top oynuyordu ortalıkta.
Yalnız; tuğla yüklü bir araba ağır ağır ilerliyor, bir iki
yaya da kendi havalarında, işlerine gidiyorlardı.

  --Görünürde kimse yok, haberini getirdi Sebeniç.
Ama kuşkuluydu.

  --Peki, kayıplara mı karıştı bunlar? diye sordu Ferenç
Atş. Bu sırada, birden kulübe geldi aklına. Öfkesini
yenemeyip bağırdı:

  --Onları kapatmış olacaklar. Yenik düşünce, yakalayıp
kulübeye kapatıldılar.

  Aradan çok geçmeden de doğrulandı bu kanı. Kulübeden
güm, güm, güm! diye sesler geliyordu. Tutsaklar,
boş yere kulübenin tahta duvarlarını yumrukluyorlardı.
Küçük kulübe, Pal Sokağı çocuklarından yanaydı. Küçük
kulübenin ne kapısı boyun eğiyordu, ne de duvarları. Bütün
yumruklara karşı koyuyorlardı. Tutsaklar içerde cehennemlik
bir konser vermekteydiler. Bağırıp çağırarak
Ferenç Atş'ın dikkatini çekmek istiyorlardı. Elinden borazanı
alınmış zavallı Vendaver, iki elini ağzına götürmüş ciğerlerinin
bütün gücüyle üflüyordu.

  Ferenç Atş, ordusuna döndü:

  --Çocuklar! diye seslendi. Pastor yenik düştü savaşta!
Kızıl Gömleklilerin onurunu biz kurtaracağız. İleri!

  Böylece, tek bir saf halinde Arsaya girdiler. Koşar
adım saldırıya geçtiler. Kolnay ile birlikte kulübenin çatısına
çıkmış olan Boka, ayaklarının altındaki cehennemlik
konseri bastırmak için haykırıp duruyordu:

  --Çal borunu borazancı! Saldırı borusu! Bütün burçlardan
ateş!

  Hendek siperlere doğru koşan Kızıl Gömlekliler, bir
an şaşalayıp durakladılar. Dört burç birden bombardımana
başlamıştı. Saniye geçmeden kum bulutları ve toz duman
içinde kaldılar. Hiçbir şey göremiyorlardı.

  Boka'nın sesi gümbür gümbür gümbürdedi:

  --Yedekler, ileri!

  Saldırıya geçen yedekler, saldıran düşmanın arasına,
kumun tozu dumanı içine atıldılar. Hendek siperde sırasını
bekleyen piyade erleri sakindiler. Burçlardan bomba üstüne
bomba yağıyordu savaşanların üzerine. Pal Sokaklı
çocukların sırtında patlayan bombalar da eksik değildi.

  --Aldırma! İleri! diye haykırıyorlardı.

  Ortalık toz duman içinde kalmıştı. Bomba kalmamış
burçlardan avuç avuç kum atılıyordu. Arsanın tam ortasında,
siperlerden olsa olsa yirmi adım kadar uzakta, birbirine
giren iki ordu kapıştı, döğüştü ve savaştı. Fırtına gibi
iki ordu, bir kum fırtınasında karşı karşıya gelmişti sanki.
Toz bulutları içinde zaman zaman bir kırmızı gömlek seçiliyor,
derken, bir de bakıyordun, kırmızı--yeşil bir kep kırmızı
gömleğin yerini alıveriyordu.

  Ne var ki, Ferenç Atş ordusu, taze kuvvetlerle savaşa
giderken, Boka'nın ordusu iyice yorulmuştu. Zaman zaman
hendek sipere kadar sokulabilenler gözden kaçmıyordu.
Anlaşılan, Boka'nın ordusu, Kızıl Gömleklileri durduramıyordu.
Gelgelelim, burçlara ne kadar yakın düşerlerse,
kafalarına inen bombalar da o kadar yerini buluyordu.
Barabas, yine komutanı hedef seçmişti kendine. Ferenç
Atş'ı bombalarken bir yandan da bağırıyordu:

  --Kusura kalma oğlum, şunu da ye afiyetle! Olup olacağı
kum işte!

  Kalenin tepesindeki hinoğlu hin Barabas'ın, şeytandan
farkı yoktu. Sırıtıyor, haykırıyor, eğilip bakıyor, elinde
yeni bir bomba ile görünüyordu. Ferenç Atş'ın yedek
kuvvetlerinin küçük torbalarla kum taşımış olması boşunaydı.
Bir yararı görülmemişti bunun. Çünkü, savaşta
her adam tek bir adamın görebileceği işi görürdü. Bu yüzden,
torbaları rastgele atıyorlardı.

  Savaş süresince iki tarafın boruları da boş durmuyor,
coşkunluğu artıran, yükselen seslerle ortalığı inim inim
inletiyordu. Kolnay'ın borusu kulübenin çatısından, küçük
Pastor'unki de birbirine girmiş savaşçıların arasından ses
veriyordu.

  Siperlerden olsa olsa on adım kadar uzaktaydılar.

  Boka, birden haykırdı:

  --Heey, Kolnay! Göster kendini bakalım. Bombalara
boş verip siperlere in! Alarm borusunu çal. Siperdekiler
ateşe başlasınlar. Kumları kalmayınca fırlayıp saldırıya
geçsinler.

  --Haaaayt! diye haykıran Kolnay, kulübenin damından
aşağıya atladı. Artık sürünerek ilerlemiyor, başını
dimdik tutarak siperlere doğru koşuyordu. Boka, arkasından
bağırdı, ama sesi duyulacak gibi değildi. Ayaklarının
altındaki cehennem korosuyla Ferenç Atş ordusunun boru
sesleri, çığlıklar onun sesini bastırıyordu elbette. Sesini
duyuramayan Boka, yalnızca baktı Kolnay'ın ardından,
baktı durdu öyle, hep baktı... Siperlere saklanan Kızıl
Gömlekliler fark etmeden, Kolnay emri ulaştırabilecek
miydi acaba?

  Tam bu sırada, güreşenlerin arasından fırlayan iri yarı;
güçlü kuvvetli bir çocuk, Kolnay'ın üzerine atıldı. Elinden
yakaladığı gibi Kolnay'la güreşe başladı. İş işten geçmişti
artık. Kolnay, emri yerine ulaştıramayacaktı.

  --Öyleyse ben kendim giderim, diye söylendi Boka.
Çatıdan aşağıya atlayıp siperlere doğru koşmaya başladı.

  Boka'ya meydan okumanın tam sırası diye düşünen
Ferenç Atş, haykırdı:

  --Olduğun yerde kal!

  Aslında Boka durmalı, düşman komutanıyla çarpışmayı
kabul etmeliydi. Ama bakarsın her şeyi tehlikeye düşürürdü
o zaman. Onun için, siperlere doğru koşmayı sürdürdü.
Ferenç Atş da fırladı arkasından.

  --Korkak herif diye bağırıyordu Ferenç. Bak nasıl
kaçıyorsun! Ama dur, tepene inerim birazdan!

  Boka, tam siperin içine atlıyordu ki, Ferenç yetişti ardından.
Ama, Boka'nın, Ateş! komutunu vermeye de vakti oldu bu arada.

  Sipere çok yakın düşen Ferenç Atş'ın kırmızı gömleğinde,
kırmızı kepinde ve kırmızı suratında art arda tam
on bomba patladı. Hepsi de iyi nişan alınmış bombalar.

  --Şeytan herifler sizi! diye bağırdı Ferenç Atş. Şimdi
de tutmuş yerin dibinden ateş ediyorsunuz.

  Ama, artık topçu ateşi bütün savaş hattına yayılmıştı.
Burçlar yukarıdan, siperler aşağıdan, veryansın ediyorlardı
bombayı. Kum fırtınası tozu dumana katıyor, savaş gürültüsüne
daha kısılmamış sesler de katılıyordu. Şimdiye
kadar siperlerde susmak zorunda kalanlar da yükseltmişlerdi
seslerini.

  Boka'nın kanısınca, şu dakika, son saldırıya geçmenin
tam sırasıydı. Daha fazla beklemeden safların başına
geçti. İki adım kadar ötesinde bir Kızıl Gömlekli ile Kolnay,
boğuşmaktaydılar. Siperin kenarına çıkan Boka, kırmızı--yeşil
bayrağı kaldırdı, son emrini verdi:

  --Bütün kuvvetler saldırıya geçsin!

  Şaşılacak şeydi gerçekten, yerin altından yepyeni bir
ordu çıkmıştı. Saldırı düzeninde düşmana yüklendiler. İkişer
kişi başabaş güreş tutmamak için de dikkat ettiler. Kapalı
saflar halinde ilerleyip, siperlerin önündeki Kızıl Gömleklileri
püskürttüler.

  Barabas, kalenin tepesinden aşağıdakilere seslendi:

  --Bizde kum kalmadı artık!

  Boka, bağırarak karşılık verdi:

  --Hepiniz aşağıya! Bütün kuvvetler saldırıya geçsin!

  Kalenin burçlarında kollar bacaklar belirdi, topçu erleri
aşağı indiler. Birinciyi adım adım izleyen ikinci savaş
dizisi de işte böyle gerçekleşti.

  Savaş, iyiden iyiye kızışmıştı artık. Yenileceklerini anlayan
Kızıl Gömlekliler, kural falan tanımaz oldular. Kurallar,
düzenli bir savaşı kazanabileceklerini umdukları
süreyle geçerliydi onlar için. Oysa şimdi, kuralmış, düzenmiş,
umursadıkları bile yoktu. Tehlikeli bir durum. Gerçi
sayıca Pal Sokaklı çocukların ancak yarısı kadardılar, ama
yine de üstünlükleri vardı.

  Ferenç Atş kükrercesine haykırdı:

  --Çabuk kulübeye! Kurtaralım onları!

  Bu başıboş yığın, yön değişteren bir sürü gibi, kulübeye
doğru ilerlemeye başladı. Pal Sokağı çocukları, hiç de
hazırlıklı değillerdi buna. Kızıl Gömlekliler ordusu, önlerinden
sıyrılıp kurtuldu, yana kaydı. Başlarında ileri atılan
Ferenç Atş'ın sesinde bir zafer umudu vardı haykırırken:

  --Arkamdan gelin arkadaşlar!

  Ama, birden, ayaklarının önüne bir şey yuvarlanmış
gibi, olduğu yerde takılıp kaldı. Ufak kulübenin yanında
ufak tefek bir çocuk fırlamıştı önüne. Kızıl Gömleklilerin
komutanı bir an duraklayınca, savaşmakta olan ordu da
duruverdi.

  Küçücük bir çocuk, Ferenç Atş'ın karşısına dikilmiş,
duruyordu. Ferenç'ten şöyle böyle bir baş kadar kısaydı.
Sarı benizli, cılız bir çocuktu. Elini, hayır der gibi havaya
kaldırdı. İncecik sesi duyuldu:

  --Dur!

  Bu beklenmedik durum karşısında cesaretleri kırılır
gibi olan Pal Sokağı çocukları, hep bir ağızdan haykırdılar:

  --Nemeçek!

  Derken, bu ufak tefek, sarışın, cılız ve hasta çocuk, o
koca Ferenç Atş'ın üzerine atılmasın mı! Hasta bedenini
saran ateşten de aldığı olağanüstü bir güçle, Ferenç'e yüklendiği
gibi, komutan kendini yerde buldu. Ve ardından
kendisi de, harcadığı aşırı kuvvetin kesilmesiyle, baygın
yere serildi.

  Kızıl Gömlekliler dağılmışlardı, düzenleri bozulmuştu.
Komutanlarının yere serilmesiyle kafaları kesilmişti
sanki, kendi sonları da gelmişti. Pal Sokağı çocukları, bu
karışıklıktan yararlanmayı iyi bildiler. El ele tutuşarak bir
zincir yaptılar, şaşkınlaşmış orduyu kapıya doğru sürdüler.
Ferenç Atş, yattığı yerden doğrulup kalktı. Yüzü öfkeden
kıpkırmızı kesilmişti. Gözleri çakmak çakmak, dört
bir yanına bakındı. Üzerindeki tozu toprağı silkeledi. Tekbaşına
kaldığı, kafasına dank etti. Ordusu, kapının orada
bir yerde, taa ötede, Pal Sokaklı çocuklarla savaşa tutuşmuş
çarpışıyor, kendisi burada, tek başına ve yenik duruyordu.
Nemeçek de hemen yanıbaşında, yerdeydi.

  Pal Sokağı çocukları, son Kızıl Gömlekliyi de dışarı sürüp
kapıyı arkasından sürgüledikten sonra, zafer sevinciyle
coştular. Yaşasın! sesleri ortalığı inletirken Boka, bekçi
Yano ile birlikte bıçkıevinin oradan koşar adım geldi. Su
getiriyorlardı.

  Zafer çığlıkları kesiliverdi. Bir ölüm sessizliğidir çöktü.
Herkes, yerde hareketsiz yatan Nemeçek'in başına
üşüştü. Ferenç Atş da, bir kenarda duruyordu. Yüzü asık,
gözleri savaşı kazananlardaydı. Kulübedeki tutsaklar hala
gürültü ediyorlardı. Ama kimin umrundaydı şimdi onlar?

  Yano, Nemeçek'i kucaklayıp yerden kaldırdı, götürüp
hendeğin tümseğine yatırdı. Sonra, Nemeçek'in gözlerini,
alnını, yüzünü suyla yıkadılar. Gözlerini açan Nemeçek,
kendini gülümsemeye zorladı. Çevresine bakındı. Herkes
suspus olmuştu.

  --Ne var, ne oldu? diye sordu Nemeçek, hafif bir sesle.

  Çocuklar öylesine duygulanmışlardı ki, verecek karşılık
bulamadılar. Alık alık bakıştılar.

  --Ne oldu, ne var? diye yeniden sordu Nemeçek. Doğrulup
oturdu.

  Boka, yanına yaklaştı.

  --Biraz daha iyi misin şimdi? diye sordu.

  --Evet.

  --Bir yerin ağrımıyor ya?

  --Hayır.

  Nemeçek, sonra da gülümseyerek,

  --Kazandık mı? diye sordu.

  Bu soru üzerine çocukların dili çözüldü. Hep bir ağızdan
verilen karşılık tek bir ağızdan yükseldi sanki:

  --Kazandık! Kazandık ya, elbette kazandık!

  Ferenç Atş, bir kenarda durmuş, Pal Sokağı çocuklarının
ortak sevincini öfkeyle karışık bir üzüntüyle seyrediyordu.
Ama şimdi kim aldırırdı ona.

  İlk konuşan, Boka oldu:

  --Kazandık, kazandık, ama az kalsın her şey güme gidiyordu.
Bu zaferi sana borçluyuz Nemeçek. Birdenbire
ortaya çıkıp Ferenç Atş'ı şaşırtmasaydın, o gidip bütün
tutsakları serbest bırakacaktı. Ondan sonra, ne olurdu
bilemeyiz.

  Küçük sarışın oğlan, iyileşmiş gibiydi:

  --Aslı yok bu söylediklerinin. Ben sevineyim diye söylüyorsun
bunları. Hastayım da ondan.

  Elini şöyle bir geçiriverdi küçük alnından. Yüzüne yeniden
kan yürüdüğü için kıpkırmızıydı şimdi. Hastalığın
verdiği ateşten yanıp eridiği gün gibi ortadaydı.

  --Seni hemen eve götürelim, dedi Boka. Buralara kadar
gelmekle de akılsızlık ettin aslında. Anan baban da nasıl
bıraktılar seni bilmem ki!

  --Onlar bırakmadı beni. Ben kendim gizlice geldim.

  --Nasıl yani?

  --Babam bir giysi provası için çıkıp gitmişti evden.
Annem de un çorbamı ısıtmak için komşuya geçmişti.
Ama çıkarken kapıyı kilitlememişti. Evde yalnız kalınca,
bunu fırsat bildim. Yattığım yerden doğrulup oturdum,
dört bir yanıma kulak verdim. Kulaklarım uğulduyor,
kulaklarıma birtakım sesler geliyordu. Atlar koşuyor,
borular ötüyor, bağrışmalar duyuluyordu. O ara, Çele'nin sesi
de geldi kulağıma, Yetiş Nemeçek, yetiş tehlikedeyiz! diye
bağırıyordu. Derken, senin sesini de duydum. Sen de
şöyle diyordun: Gelme Nemeçek, seni istemiyoruz, sen
hastasın şimdi. Ama mile oynasak, top oynasak dünden
hazırsındır, o zaman şıp diye bitersin yanımızda. Ama şimdi
savaşıyoruz elbette, işin mi yok, gelip de ne yapacaksın,
savaşı yitirsek bile umursamazsın elbette. İşte böyle diyordun
Boka. Olduğu gibi duydum... Ve duymamla yatağımdan
fırlamam bir oldu. Ama, düşüverdim hemen,
uzun süredir hasta yatmaktan ayakta duracak gücüm kalmamıştı.
Ne var ki az sonra toparlandım, giysilerimi, ayakkabılarımı
gidip dolaptan çıkardım, çabucak giyindim. Annem
eve döndüğünde hazırlanmıştım bile. Annemin adımlarını
duyunca, kendimi yatağa atıp yorganı burnuma kadar
çektim. Annem, beni giyinik görsün istemiyordum.
Annem, Oğlum, dedi, belki istediğin bir şey vardır diye
sorayım dedim de ondan geldim. Ben de, İstediğim bir
şey yok anne, dedim... Annem dışarıya çıkınca, ben de
fırladım kaçtım evden. Ama bu yüzden kendimi kahraman
sayacak değilim, bana ihtiyacınız olduğunu bilmiyordum
bile. Buraya gelmemin nedeni, sizlerle birlikte savaşa
katılmaktı. Derken, Ferenç Atş gözüme ilişti birden. Şöyle
adam gibi savaşamıyorsam, nedeni şu Ferenç'tir, diye
düşündüm. Beni soğuk suya batırmasaydı böyle olmazdım.
Birden öylesine bir öfkeyle doldu ki içim, Ey Ernö, dedim
kendi kendime, ya hep ya hiç! Gözlerim bir karardı,
bir karardı ki... hiçbir şey göremez oldum o anda... ve
fırladığım gibi... Ferenç'in üzerine atıldım...

  Küçük sarışın bunları öyle bir coşkuyla anlatmıştı ki,
bitkin düşmüştü. Öksürmeye başladı.

  --Yeter artık, konuşma, dedi Boka. Başka bir gün anlatırsın.
Hadi şimdi eve götürelim seni...

  Yano'nun yardımıyla tutsakları birer birer salıverdiler
kulübeden. Kimde silah kalmışsa aldılar. Hepsi, başları
önlerinde, sırayla Maria Sokağına bakan kapıdan çıktılar.
Küçük kara baca, alay eder gibi pöh pöh ediyordu arkalarından.
Bıçkı da Pal Sokaklılar ordusundanmış ve zaferde
payı varmış gibi vınlayıp duruyordu. Geride tek başına
kalan yalnızca Ferenç Atş'tı. Bir odun yığının dibinde, gözleri
yerdeydi. Kolnay ile Çele yanına yaklaşıp, silahını almak
istediler. Boka, bağırdı:

  --Başkomutana dokunmayın!

  Ferenç Atş'ın karşısına geçip durdu.

  --Generalim, dedi, siz kahramanca döğüştünüz.

  Kızıl Gömlekli komutan, asık bir suratla Boka'ya baktı.
Senin bu övgün bana ne kazandırır ki artık, der gibilerden
bir bakıştı bu.

  Boka, geriye döndü, komut verdi:

  --Dikkat!

  Bu komut üzerine, Pal Sokağı çocukları ordusunda
ses seda kesildi. Hepsi ellerini keplerine götürdüler. Boka
da elini kepine götürmüş, önlerinde dimdik duruyordu. Bizim
küçük Nemeçek'in içindeki er bile uyanmıştı. Yattığı
tümsekten zorlanarak doğruldu, sendeleyerek kalktı, elinden
geldiğince disiplinli olmaya çalışarak, esas duruşa geçti,
selam verdi. Zavallı Nemeçek hastalanmasına neden
olan kişiyi selamlıyordu.

  Ferenç Atş, selamlara karşılık verdikten sonra, uzaklaştı.
Silahını da yanında götürdü. Bütün öbür silahlar, gümüş
uçlu anlı şanlı mızraklar, gümüşlü Kızılderili savaş
baltaları, hepsi, hepsi, kulübenin önüne tepe halinde yığılmıştı.
Üçüncü burca, düşmandan geri alınan bayrak dikilmişti.
Bayrağı, savaşın en civcivli anında, Sebeniç'in elinden
kopara kopara alan, Gereb olmuştu.

  Nemeçek, gözlerini şaşkınca açarak,

  --Gereb burada mı? diye sordu.

  Gereb atıldı:

  --Evet, buradayım.

  Küçük sarı oğlan, soran gözlerle Boka'ya baktı. Boka,
hemen verdi karşılığı:

  --Evet, burada. Hem, işlediği suçu da bağışlattı. Ben
de kendisine üsteğmenlik rütbesini geri veriyorum şimdi.

  Gereb kızardı.

  --Sağol, dedi. Yalnız...

  --Evet, ne var?

  Gereb'in sıkılganlığı tutmuştu.

  --Yalnız... şey... aslında hakkım yok buna, biliyorum,
aslında Generalin bileceği bir şey.. yalnız... düşünüyorum
da... Nemeçek, hala rütbesiz bir er olarak dururken...

  --Haklısın Gereb, dedi Boka. Tez elden onun da rütbesini
yükseltmeliyim...

  Ne var ki, Nemeçek kesti sözünü:

  --Rütbemi yükseltmeni istemiyorum. Buraya bunun
için gelmedim...

  Sert görünmek isteyen Boka, çıkıştı:

  --Niçin geldiğinin önemi yok. Önemli olan, buraya
gelince ne yaptığındır. Ernö Nemeçek'i hepimizin gözleri
önünde yüzbaşılığa yükseltiyorum.

  --Yaşasın!

  Bu haykırış, tek bir ağızdan çıkar gibi yükselmişti. En
başta General olmak üzere, küçük yüzbaşıyı, teğmenler,
üsteğmenler de dahil, bütün subaylar selamlamıştı. General,
elini kepine öylesine sert bir hareketle götürmüştü ki,
sanki kendisi erdi de bizim küçük sarışın generaldi.

  Bir de ne görsünler, ufak, yoksul giyimli kadıncağız
Arsayı geçerek onlara doğru koşmuyor mu?

  --Aman Tanrım! diye bağırıyordu kadın koşarken.

  Gelen, Nemeçek'in annesiydi. Oğlunu aramadığı yer
kalmadığı için, gözyaşlarını tutamıyordu. Buraya da çocuklara
oğlundan haber sormak için gelmişti. Bütün çocuklar
kadıncağızın dört bir yanına doluşup onu yatıştırmaya
koyuldular. Ama, kadının onlara aldırdığı yoktu.
Derdi günü oğluydu. Oğlunu kucaklayıp hemen bir battaniyeye
sarmış, atkısını boynuna sarmış ve Nemeçek'i evine
götürmeye koyulmuştu.

  O ana kadar susmuş olan Vays,

  --Hadi kadıncağızı evine götürelim! diye bağırdı.

  Hepsi de heyecanla katıldılar bu düşünceye.

  --Götürelim! diye bağırdılar.

  Gereken işleri yapmakta gecikmediler. Savaş ganimeti
silahları toplayıp çabucak kulübeye yığdılar. Sonra, bütün
çocuklar, kadıncağızın peşine takılıp yürümeye başladılar.
Anası, oğlunu sıkıca kucaklamış, kendi beden ısısından
ona da birşeyler vererek, telaşla evine yönelmişti.

  Pal Sokağında çocuklar ikişer sıra yürüyorlardı. Ortalık
kararmaya yüz tutmuştu. Sokak lambaları yakılıyordu.
Dükkanlardan kaldırımlara ışıklar yayılmaktaydı.

  Hızlı hızlı gidip gelenler, bu garip kafileyle karşılaşınca
oldukları yerde durup bakakalıyorlardı.

  En önde, büyük atkıdan ancak burnunun tepesi görünen,
küçük bir çocuğu sımsıkı kucaklamış zayıf, ufak tefek,
sarışın bir kadın, gözleri ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş,
yürüyor. Kadının ardından da, başlarında kırmızı--yeşil
kepleri, uygun adım yürüyen bir sürü çocuk.

  Sokaktaki bir iki kişi güldüler. Bir iki bıçkın, kahkahayla
alaya aldılar onları. Ne var ki, çocukların hiç aldırdığı
yoktu. Başka bir zaman olsa, Çonakoş, tiz ıslığıyla ağızlarının
payını verirdi, ama şu sırada o bile gülenlere aldırmıyor,
arkadaşlarının arasında sessizce yürüyordu. Şu yürüyüş
vardı ya şu yürüyüş, çocukların gözünde öylesine
önemli ve kutsal bir işti ki, dünyanın en aylak adamı gelse
bozamazdı bu kutsallığı.

  Nemeçek'in annesine gelince, o da öylesine derin bir
üzüntü içindeydi ki, bizim çocuklara bile aldırış edecek hali
yoktu. Rakoşi Sokağındaki küçük eve ulaşan kadıncağız,
kapıdan içeri girmeden önce durmak zorunda kaldı. Küçük
oğlunun inadı tutmuştu. Dünyanın hiçbir gücü, şu anda
Nemeçek'i evden içeri sokamazdı. Kendini anasının kucağından
kurtaran küçük sarı oğlan, gidip arkadaşlarının
karşısına geçti.

  --Hadi hoşça kalın, dedi hepsine.

  Çocuklar sırayla elini sıktılar. Nemeçek'in avuçları
ateş gibi yanıyordu. Çok geçmeden, annesiyle birlikte evin
kapısında gözden kayboldu. Avluda bir kapı kapandı, küçük
bir pencere aydınlandı. Ardından da derin bir sessizlik...

  Çocuklar, kök salmış gibi, bulundukları yerden ayrılmaz
oldular. Sesleri solukları çıkmıyordu. Gözlerini o aydınlık
pencereye dikmişlerdi. Pencerenin ardında, bizim
küçük kahraman yatağa yatırılacaktı birazdan. Derken,
içlerinden birinin derin derin içini çektiği duyuldu. Ve
Çele'nin sesi yükseldi:

  --Şimdi ne olacak?

  Bunun üzerine ikişer üçer, küçük, karanlık sokaktan
geçerek evlerine yollandılar. Çok yorgundular. Savaş, dizlerinde
derman bırakmamıştı. Dağlarda eriyen karların soğuk
soluğunu ileten serin, kuvvetli bir ilkyaz rüzgarı esiyordu
sokakta.

  Derken, bir başka gurup daha yürümeye koyuldu. Onlar
da aşağıya, başka bir yöne ilerliyordu. Sonunda, kapının
önünde Boka ile Çonakoş'tan başkası kalmadı. Canı
sıkkın görünen Çonakoş, durduğu yerde ayak değiştiriyor,
Boka'nın gitmesini bekliyordu. Ama, Boka oralı olmayınca,
Çonakoş çekingen bir sesle sordu:

  --Geliyor musun?

  Boka, yavaşça,

  --Hayır, dedi.

  --Demek kalıyorsun?

  --Evet.

  --Eh öyleyse... bana eyvallah!

  Ayaklarını sürüyerek, yavaş yavaş uzaklaştı. Boka,
arkasından bakınca bir de ne görsün, Çonakoş dönüp dönüp
arkasına bakmıyor mu? Derken, köşede gözden kayboldu.
Gürültülü patırtılı Ülloi Caddesinden kopup ayrılan kendi
halindeki Rakoşi Sokağı, sessizliğe ve karanlığa gömülmüştü
artık. Bir uçtan öbür uca uzanan sokak fenerlerinin
camlarında gezinen rüzgar duyuluyordu yalnızca. Hızlı
esen rüzgar altında titreşip dalgalanan gaz lambalarının
alevleri, gizli gizli işaretleşiyorlarmış gibi eğilip bükülüyorlardı.
Şimdi küçük sokakta in cin top oynuyordu. Sokaktaki
tek kişi, General Yohan Boka'ydı. General, dört bir yanına
bakınıp da yapayalnız olduğunu görünce, içinin sızladığını
duydu. Gidip kapının pervazına yaslandı. Yüreğinin
bütün acısıyla hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

  İçlerinden hiçbirinin söylemeyi göze alamadığı şeyi
anlamış, sezinlemişti artık. Biricik erinin kötü bir sona
gittiğini görüyordu. Bu sonun nereye varacağını, üstelik bu
yolculuğun pek de uzun sürmeyeceğini biliyordu. Tam bir
erkek gibi davranmadığına da aldırış etmiyordu. Şu çocuksu
halinden de gocunduğu yoktu. Ağlayıp duruyor, kendi
kendine mırıldanıyordu:

  --Küçücük dostum... Sevgili, can arkadaşım benim...
İyi yürekli yüzbaşım...

  Yanından geçen bir adam, ağladığını görünce,

  --Nen var yavrum? diye sordu. Neden ağlıyorsun?

  Boka, karşılık vermedi. Adam omuz silkti, geçip gitti.
Derken, kolunda taşıdığı büyükçe bir sepetle yoksul bir kadın
göründü. O da durup şöyle bir baktı, ama bir şey demedi,
yürüdü gitti.. Daha sonra ufak tefek, kısa boylu bir
adam gelip tam kapıdan içeri gireceği sırada, Boka'yı tanıdı.

  --Sen misin Boka, hayrola?

  --Benim, Nemeçek Amca.

  Bu gelen adam, küçük Nemeçek'in babası terzi Nemeçek
idi. Prova için götürmüş olduğu giysi kolundaydı.
Adam, Boka'nın halinden anlıyordu. Bu yüzden, Neden
ağlıyorsun oğlum? falan diye sormadı, karşısına geçip yüzüne
de bakmadı aval aval. Yanına yaklaşıp, Boka'nın akıllı
küçük başını bağrına bastı; birlikte ağladı onunla. Hem
de nasıl ağlamak. Boka'nın generalliği tuttu birden:

  --Bay Nemeçek, dedi. Ağlayıp durmayın öyle!

  Elinin tersiyle gözlerini silen terzi, şöyle bir salladı
elini. Zaten ne yapsam boşuna, hiç değilse içimi boşaltayım
biraz, der gibiydi.

  --Tanrı seni korusun yavrum, dedi terzi. Sen de güzel
güzel evine git hadi!

  Avludan içeriye girdi.

  Boka da sildi gözyaşlarını, içini çekti. Yoldan aşağı
şöyle bir baktı, eve gitmek istiyor, ama bir şey engel oluyordu
ona sanki. Aslında hiç yararı olmayacağını biliyordu,
ama yürekli eri ölümle pençeleşirken, evinin önünde
saygı duruşunda bulunmanın kutsal bir görev olduğunu
düşünüyordu. Kapının önünde bir aşağı bir yukarı gezindi.
Sonra, karşı kaldırıma geçti; oradan da şöyle bir baktı
küçük eve.

  Şu küçük ve ıssız sokağın sessizliği içinde tek tük
ayak sesleri duyuluyordu. Kafası, şimdiye kadar hiç aklına
gelmemiş düşüncelerle doluydu. Kafasındaki sorun, yaşamak
ve ölmek sorunuydu. Bu büyük sorunu çözümleyecek yolu
bulamıyordu.

  Gittikçe yaklaşan ayak sesleri duydu. Adımlar yavaşladılar.
Evlerin gölgesine sığınmış kara bir gölge, çekine
çekine kımıldanıyordu. Gölge kapıdan içeri süzüldü, bir saniye
için içeriye girdi çıktı, durdu, bekledi. Sonra, evin
önünde bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı. Sokaklardaki
gaz lambalarından birinin altına geldiği sırada, rüzgar
ceketinin eteğini kaldırdı. Boka, bakınca bir de ne görsün?
Ceketin altında kıpkırmızı bir gömlek!

  Ferenç Atş'ın ta kendisiydi bu.

  İki komutan, gözlerini kırpmadan bakıştılar. Bütün
yaşamları süresince, ilk kez karşı karşıya geliyorlardı.
Hem de teke tek. Anlaşılan, kısmet, bu dertli evin önünde
karşılaşmaktı. Birini kalbi, öbürünü de vicdanı sürüklemişti
buraya. Tek söz etmeden bir süre bakıştılar. Sonra,
Ferenç Atş yürüdü, evin önünde yeniden dolaşmaya başladı.
Dolaştı, dolaştı.

  Neden sonra kapıcı göründü. Kapıyı kapamaya gelmişti.
Kapıcıya yaklaşan Ferenç Atş, şapkasını çıkardı, yavaş
sesle birşeyler sordu. Kapıcının verdiği karşılığı Boka
da duydu.

  --Çok kötü, dedi kapıcı. Çok kötü.

  Sonra da kapıyı küttedek kapattı.

  Kapının böyle küttedek kapatılması sokaktaki derin
sessizliği bozdu. Gökler gürleyip geçmişti sanki.

  Ferenç Atş, ilerledi. Sağa yöneldi. Boka için de eve
dönmenin zamanıydı artık. Soğuk rüzgar uğuldarken, komutanların
biri sağa, öteki de sola gidiyordu. Ve hala konuşmuyorlardı
birbirleriyle.

  Serin ilkyaz gecesi, uykuya dalmış küçücük bir sokak!
Rüzgar, fenerlerin camlarını tıngırdatıyor, gaz lambalarının
alevden saçlarını dağıtıyordu. Öyle bir rüzgar ki, bütün
kovuklara sızıyor, zavallı, küçük bir terzinin oturduğu
odada bile esiyordu.

  Yoksul küçük terzi, masanın bir ucunda oturmuş, akşam
yemeğini yiyordu.

  Küçücük bir karyolada, küçücük bir Yüzbaşı da zar
zor soluk alabiliyordu. Yüzü ateşler içinde, gözleri çakmak
çakmaktı.

  Rüzgar pencereyi tıkırdatıp, petrol lambasının alevini
titretti.

  Ufak tefek kadıncağız, çocuğun üstünü örttü.

  --Yavrucuğum, dedi. Rüzgar esiyor.

  Acı acı gülümseyen Yüzbaşı, yavaşça fısıldadı:

  --Arsamızdan esiyor, bizim biricik Arsamızdan!

  :::::::::::::::::

  DOKUZUNCU BÖLÜM

  Macun Toplayanlar Derneğinin Karar Defterinden
birkaç sayfa:

  KARAR

  Bugünkü Genel Kurul toplantısında aşağıdaki kararlar
alınmıştır:

  1- Karar Defterinin 17'nci sayfasına geçirilmiş olan (ernö
nemeçek) adı küçük harflerle yazılmıştı. Şimdi, alınan kararla
bu, yürürlükten kaldırılmıştır. Bu kayıt, yanlış bilgiye dayanılarak
yazılmış olup, Genel Kurul, Derneğin bu üyeyi gereksiz
yere kınamış olduğunu açıklar. Üyemizin bu gereksiz
kınanma karşısında, gururla sabredip, verilen savaşta kahramanca
yer alması, tarihsel bir olaydır. Bununla ilgili olarak,
Dernek, eski kaydın kendi kusuru olduğunu açıklar.
Derneğin yazman üyesi, Ernö Nemeçek adını baştan sona
büyük harflerle yazmakla yükümlüdür.

  2- Hiç ara vermeksizin, üyemizin adını baştan sona büyük
harflerle yazıyorum:

  ERNÖ NEMEÇEK

  Dernek yazmanı: Lejik

  (Kendi elyazısıdır)

  3- Macun Toplayanlar Derneği Genel Kurulu, generalimiz Yohan
Boka'ya, dünkü savaşı tarih kitaplarındaki başkomutanlar
düzeyinde yönettiğinden ötürü, oybirliğiyle teşekkür
eder. Aldığımız kararı kendisine duyduğumuz saygının
bir belgesi olarak sunuyoruz. Derneğimiz üyeleri, tarih
kitaplarının 168'nci sayfasının 4'ncü satırındaki Yohan Hünyadi
adının yanına, mürekkeple Yohan Boka diye yazmakla
yükümlüdür. Bu kararı almamızın nedeni, komutanın bunu
hak etmesidir. Generalimiz, kendine düşen görevi böylesine
kusursuz gerçekleştirmiş olmasaydı, Kızıl Gömlekliler
bizi yenerlerdi. Ve yine bütün üyeler, Mohaç Bozgunu başlıklı
bölümde, yenik düşen Tomori Başpiskoposunun adının
üzerine kurşunkalemle Ferenç Atş diye yazacaklardır.

  4- General Yohan Boka, kendisine karşı direnmemize kulak
asmayıp, Derneğin gelirine el koymuştu. Savaş giderleri
için herkes nesi var nesi yoksa vermek zorundaydı. Bu parayla
yalnızca bir borazan alınmıştır. Gerçi bitpazarından
daha ucuza bir başka borazan satın alınabilirdi, ama sesi
kuvvetli çıksın diye pahalı bir borazan seçilmiştir. Kızıl
Gömleklilerin borazanına el koyduğumuz için, şimdi iki
borazanımız bulunmaktadır. Oysa, artık borazana gerek olmadığı
gibi, gerek duyulsa bile, tek bir borazan yeterli olacaktır.
Bu nedenle alınan karara göre, Derneğin el konulan
parasının geri alınması gerekmektedir. General, bir yolunu
bulup borazanı satmalı, el koyduğu dernek parasını
geri vermelidir. Paramızı istiyoruz. Aslında, General de bu
konuda söz vermiş bulunmaktadır.

  5- Dernek Başkanı Kolnay'ın dernekçe kınanmasına karar
verilmiştir. Çünkü, macun onun yüzünden kurumuştur. Konuyla
ilgili tartışmaların tutanağa geçmesi gerektiğinden
konuşulanları hemen buraya yazıyorum:

  Başkan: Macunu çiğneyemedimse, bunun nedeni savaşla
uğraşmamdır.

  Üye Barabas: Buna, adıyla sanıyla, özrü kabahatinden
büyük derler.

  Başkan: Üye Barabas, sürekli sinirlerimi bozma eğilimindedir.
Kendisini saygılı konuşmaya davet ediyorum. Ben, macunu
zevkle çiğnerim, bunun yolunun yordamının ne olduğunu da
bilirim. Başkanın temel kuralları çiğnememesi gerekir. Ben de
işte bu yüzden başkanım. Ama horlanmaya hiç gelemem.

  Üye Barabas: Kimsenin sinirlerini bozmaya niyetim yok benim.

  Başkan: Ama bozuyorsun.

  Üye Barabas: Hayır.

  Başkan: Peki peki, öyle olsun, son sözü sen söylemiş ol!

  Üye Rihter: Sayın Dernek Üyeleri, bir önerim var. Görevini
ihmal ettiği gerekçesiyle başkanı Karar Defterinde kınayalım.

  Üyeler: Doğru! Yerinde bir öneri!

  Başkan: Dernekten, bir kez olsun bağışlanmamı diliyorum.
Bunun için de, dün çok iyi savaştığım, arslanlar gibi dövüştüğüm,
emir subaylığını gerektiği gibi yerine getirdiğim, en tehlikeli
anlarda bile siperlere koştuğum göz önünde tutulmalıdır.
Sonra, şu da göz önünde tutulmalıdır ki, düşman beni yerlere
yatırmış, ülkemiz uğrunda az acı çekmemişimdir. Şimdi aynı acıyı,
bir de macun çiğnemediğim için mi çekeyim?

  Üye Barabas: Bunun konumuzla ilgisi yok.

  Başkan: Bal gibi var.

  Üye Barabas: Yok.

  Başkan: Var.

  Üye Barabas: Yok.

  Başkan: Peki peki, son sözü sen söylemiş ol!

  Üye Rihter: Efendim, yaptığım önerinin kabul edilmesini
istiyorum.

  Üyeler: Kabul, kabul...

  Soldan bir ses: Hayır, kabul etmiyoruz.

  Başkan: Oya koyalım öyleyse.

  Üye Barabas: Açık oylama istiyorum.

  (Oylama yapıldı)

  Başkan: Dernek, üç oy çoğunluyla, Başkan Kolnay'ın kınanmasına
karar vermiştir. Olmaz böyle şey, bu ne kepazelik!

  Üye Barabas: Başkanın, oy çoğunluğuna karşı kabalık etmeye
hakkı yoktur.

  Başkan: Vardır.

  Üye Barabas: Yoktur.

  Başkan: Vardır.

  Üye Barabas: Yoktur.

  Başkan: Peki peki, son sözü sen söylemiş ol!

  Gündemde görüşülecek başka bir şey olmadığından, başkan
oturumu kapamıştır.

  İmzalar:

  Başkan: Kolnay

  Yazman: Lejik

  (Bunun, adıyla sanıyla kepazelik olduğunu söylemekte
direniyorum.)

  :::::::::::::::::

  ONUNCU BÖLÜM

  Rakoşi Sokağındaki küçük, sarı evde derin bir sessizlik
vardı. Öteden beri avluda toplanıp dedikodu yapmak
alışkanlığında olan kiracılar, Nemeçek'in kapısı önünden
ayaklarının ucuna basarak geçiyorlardı. Hizmetçiler derseniz,
giysilerin tozunu almak, halıları dövüp silkelemek
için, avlunun ta dibine gidiyor, hasta gürültüden rahatsız
olmasın diye, şöyle üstünkörü bir temizlik yapıyorlardı.
Halılar şaşmayı bilseler, şaşıp kalacaklardı bu işe. Çünkü,
öfkeli vuruşlar yerine, yumuşak fiskelerle okşanıyorlardı
sanki.

  Camlı kapıdan sık sık içeriye göz atan kiracılar, soruyorlardı:

  --Küçük nasıl?

  Karşılık hazırdı:

  --Kötü, çok kötü.

  Hediyelik öteberi taşıyan kadınların, ardı arkası kesilmiyordu.

  --Komşucuğum, şu çam sakızı çoban armağanı şarabı
kabul edin, iyi şaraptır.

  Ya da,

  --Kusura bakmayın bayan Nemeçek, biraz şekerleme
getirmiştim de...

  Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş ufak tefek
kadıncağız, her gelene kapıyı açıyor, getirilen armağanlara
incelikle teşekkür ediyor, ama bu armağanları ne yapacağını
bilemiyordu.

  --Hiçbir şey yemiyor ki zavallıcık. İki gündür bütün
içtiği iki kaşık süt. Onu da zorla akıtabildik ağzından.

  Terzi saat üçe doğru evine döndü. Dükkandan iş getirmişti.
Hiç ses çıkarmamaya dikkat ederek mutfağın kapısını
açtı, içeri girdi. Hiçbir şey sormadı karısına. Yalnızca
bakıştılar.

  Sesini iyice hafifleten terzi,

  --Uykuda mı? diye sordu.

  Sesini yükseltmekten sakınan kadıncağız, başını, Evet
anlamında salladı. Çocuk yatağındaydı, ama uyanık
mı, yoksa uyuyor mu, belli değildi.

  Avlunun dış kapısına hafifçe vuruldu.

  --Belki de doktordur, diye fısıldadı kadın.

  Kocası, kapıyı açmasını söyledi karısına.

  Kadın çıktı, kapıyı açtı. Eşikte duran, Boka'ydı.

  Oğlunun yakın dostunu gören kadın, hüzünlü hüzünlü gülümsedi.

  --Girebilir miyim?

  --Gir oğlum.

  Boka, içeri girdi.

  --Nasıl?

  --Pek iyi değil.

  --Kötü mü?

  Bir karşılık beklemeden o da odaya girdi. Kadın da ardından...

  Şimdi üçü de yatağın başucunda hiç ses etmeden duruyorlardı.
Onlar böyle yatağın başucunda dikilmiş dururken,
küçük hasta, kendisini rahatsız etmemek için konuşmadıklarını
anlamış gibi, gözlerini hafifçe araladı. Önce
babasına, sonra da anasına baktı dertli gözlerle. Derken,
Boka'yı gördü, bir gülümseme belirdi yüzünde. Güç duyulur
bir sesle,

  --Sen de mi buradasın, Boka? diye sordu.

  Boka, yatağa yaklaştı.

  --Elbette buradayım.

  --Kalacak mısın burada?

  --Evet.

  --Ben ölünceye kadar kalacak mısın?

  Boka, verecek karşılık bulamadı. Küçük dostuna gülümsedi,
sonra bir öğüt bekliyormuş gibi döndü, arkasında
duran kadına baktı. O sırada kadın arkasını dönmüş,
önlüğünün ucuyla gözlerini siliyordu.

  --Saçmalıyorsun oğlum, dedi terzi. Daha neler, hadi
hadi saçmalayıp durma öyle.

  Ama, Ernö Nemeçek, babasının söylediklerini umursamadı
bile. Boka'ya şöyle bir baktı, babasını işaret etti başıyla.

  --Bunların hiçbir şeyden haberi yok, dedi.

  --Niye? Hiç de öyle değil, dedi Boka. Onlar her şeyi
senden iyi biliyor.

  Nemeçek kımıldadı, başını yastıktan güçlükle kaldırdı,
yatağında doğruldu. Yardım etmelerini istemedi. İşte
buna dayanamazdı. Parmağını kaldırıp ciddi bir sesle,

  --İnanma onlara, dedi. Düşündüklerini söylemiyorlar.
Ben öleceğimi biliyorum.

  --Saçma.

  --Saçma mı dedin?

  --Evet.

  --Yalan mı söylüyorum yani?

  Kızmaması için yatıştırdılar küçük Nemeçek'i. Kendisini
yalan söylemekle suçlayan falan yoktu. Ama, ona inanmamaları
ağrına gitmişti. Etkili bir tavır takınarak,

  --Size söz veriyorum, dedi. Öleceğim.

  Kapıcının karısı başını kapıdan içeri uzattı.

  --Hanımefendi, doktor geldi..

  İçeri giren doktoru saygıyla selamladılar. Sakin, yaşlıca
bir baydı doktor. Tek bir söz bile çıkmadı ağzından. Yalnız,
içeri girerken ciddi bir yüzle selam vermişti hepsine.
Doğru yatağa gitti. Çocuğun bileğini tuttu, alnını okşadı.
Sonra, başını göğsüne dayayıp dinledi.

  Kadın sormadan edemedi:

  --Çok rica ederim doktor, söyleyin, daha mı kötü?

  --Hayır, dedi doktor.

  Doktorun ağzından çıkan ilk sözdü bu. Ne var ki, bunu
söylerken kadının yüzüne bakmadı bile. Sonra şapkasını
alıp gitmeye yeltendi. Terzi fırladı, doktora kapıyı açmaya
koştu.

  --Sizi geçireyim, doktor.

  Mutfağa girdiler. Doktor, kapıyı kapamasını işaret etti
terziye. Zavallı terzi, doktorun gizlice görüşmek istediğini
sezmişti. Kapıyı kapattı.

  --Bay Nemeçek, dedi doktor. Siz erkek adamsınız,
onun için açık konuşacağım sizinle.

  Terzi başını önüne eğdi.

  --Küçük hastamız sabahı bulamayacaktır sanırım,
belki akşamı bile!

  Terzi olduğu yerde dondu kaldı bir süre. Bir iki saniye
sonra, başını sallayabildi ancak.

  Doktor, konuşmayı sürdürdü:

  --Varlıklı bir adam değilsiniz. Acı olay sizi hazırlıksız
bulursa, sizin için güç olur herhalde. Onun için... şey...
eğer... eğer... zamanında gereken şeyi... yani gerekeni
sağlarsanız...

  Bir an yüzüne baktı terzinin, sonra elini omzuna koydu.

  --Tanrıdan umut kesilmez. Bir saate kadar burada
olurum.

  Terzinin hiçbir şey duyduğu yoktu artık. Mutfağın
tertemiz fırçalanmış tuğlalarına dikilmişti gözleri. Doktorun
ayrılıp gittiğinin bile farkına varmadı. Kafasına takılıp
kalan bir düşünce vardı: Bir şeyin sağlanması gerektiği...
Doktor ne demek istemişti acaba? Böyle bir anda sağlanması
gereken şey... tabut falan olmasındı sakın?

  Terzi sendeleyerek odaya girdi, bir sandalyeye çöktü.
Ağzından söz alınacak gibi değildi. Karısı boşuna uğraştı:

  --Ne dedi doktor?

  Adamcağız, başını sallayıp duruyordu boyuna.

  Çocuğun yüzüne de olağanüstü bir neşe yayılmıştı
sanki. Boka'dan yana döndü.

  --Boka, yanıma gelsene!

  Boka, dostunun yanına yaklaştı.

  --Yatağıma otur. Korkmazsın değil mi?

  --Korkmak mı? Neden korkayım?

  --Belki korkarsın da... Yatağıma ilişince ölürüm diye
korkarsın belki. Ama merak etme, ben öleceğimi anlayınca
önceden duyururum sana!

  Boka, Nemeçek'in yanına ilişti.

  --Ee, söyle bakalım!

  Boka'nın boynuna sarılan çocukcağız, çok önemli ve
gizli bir şey söylüyormuş gibi,

  --Söylesene, dedi, Kızıl Gömleklilere ne oldu?

  --Yendik onları.

  --Sonra?

  --Sonra kamplarına, Botanik Bahçesine gitmişler.
Toplantı yapmışlar orada. Akşam geç saatlere kadar Ferenç
Atş'ı beklemişler. Ama kodunsa bul Ferenç'i. Gelmemiş.
Onlar da beklemekten bıkıp evlerine dağılmışlar.

  --Peki, neden gelmemiş Ferenç Atş?

  --Herhalde kendinden utanıyordur da ondan. Başkanlıktan
atacaklarını düşünüyordur. Savaşı kazanamadı
çünkü. Bugün öğleden sonra yine bir toplantı yapmışlar.
Bu toplantıya Ferenç Atş da katılmış. Dün gece onu burada,
sizin evin önünde gördüm.

  --Burada mı?

  --Evet! Senin iyi olup olmadığını sordu kapıcıya.

  Bunu duyunca, Nemeçek çok gururlandı. Kulaklarına
inanamıyordu.

  --O muydu gerçekten?

  --Oydu.

  Vay canına! Olacak şey değildi. Demek Ferenç gelip
sağlığını sormuştu ha!

  Boka, sürdürdü konuşmayı:

  --Dediğim gibi, Adada toplantı yapmışlar. Gürültülü
patırtılı bir toplantı. Büyük çapta bir kavga bile çıkmış
aralarında. Ferenç Atş'ı atmak istemişler komutanlıktan. Hemen
hemen hepsi istemiş. Ferenç'i tutanlar iki kişiymiş:
Vendaver ile Sebeniç. Pastor Kardeşler, Ferenç'in can düşmanı
kesilmişler. Büyük Pastor göz dikmiş komutanlığa.
Ama sonunda ne olmuş biliyor musun?

  --Ne olmuş?

  --Yeni komutan seçilip gürültü yatışınca bir de ne
görsünler! Botanik Bahçesinin bekçisi gelmiş, karşılarında
duruyor. Adam, açmış ağzını yummuş gözünü. Müdürün
bu gürültüyü çekemeyeceğini söyleyip, hepsini atmış
bahçeden. Adayı kapatmışlar; köprüye kapı yapmışlar.

  Bu habere için için gülen küçük Yüzbaşı,

  --Çok hoş, çok hoş, dedi. Peki, ama sen nereden biliyorsun
bunları?

  --Bana da Kolnay anlattı. Şimdi buraya gelirken yolda
karşılaştık. Arsaya gidiyordu. Macun Derneğinin toplantısı
varmış.

  Bunu duyan Nemeçek'in dudakları büküldü.

  --Artık sevmiyorum onları, dedi. Benim adımı küçük
harflerle yazdı onlar.

  Boka, küçük sarı oğlanı yatıştırdı.

  --O işi düzelttiler, dedi. Hem düzeltmekle de kalmayıp,
Karar Defterine adını baştan sona büyük harflerle geçirdiler.

  Nemeçek inanmamıştı. Başını salladı.

  --Doğru konuşmuyorsun. Hasta olduğum için konuşuyorsun
böyle. Niyetin beni avutmak.

  --İnan ki öyle değil, doğru konuşuyorum yeminle söylüyorum;
doğru.

  Nemeçek, cılız, incecik parmağını havaya kaldırdı.

  --Beni avutmak için yalan söylüyorsun, yemin ediyorsun
üstelik.

  --Ama...

  --Sus, konuşma!

  Bir yüzbaşı kalksın da koca bir generali azarlasın. Olacak
şey miydi bu? Olurdu işte, Nemeçek azarlamıştı Boka'yı.
Aynı şey Arsada olsa suç sayılırdı elbette. Ama burada
suçla falan ilgisi yoktu. Boka, hiç aldırmayıp gülümsedi.

  --Peki öyle olsun, dedi. Bana inanmıyorsun; ama az
sonra kendin de göreceksin. Senin için özel bir Onur Belgesi
kaleme aldılar. Birazdan burada olacaklar. Getirip
gösterirler sana. Dernek üyelerinin hepsi geliyor.

  Küçük sarı oğlan, yine dayanamadı,

  --Görmeden inanmam, dedi.

  Boka, omuz silkti. Aslında inanmaması daha iyi, onları
görünce daha çok sevinecek, diye düşündü.

  Gelgelelim, istemeyerek de olsa, bu konu hastayı
sinirlendirmişti. Macun Derneğinin yaptığı bu haksızlık
zavallıya çok dokunuyor, içi içini yiyordu çocuğun.

  --Sen de farkındasın ya, bunların bana yaptığı haksızlık
çok çirkindi doğrusu.

  Boka, fazla konuşmaktan çekiniyor, Nemeçek'in daha da
sinirleneceğinden korkuyordu.

  Hasta,

  --Haklı değil miyim? diye sorunca,

  --Haklısın, diyerek onu yatıştırmak istedi.

  Yatağına abanarak doğrulan Nemeçek,

  --Hem, ben onlar için savaştım, dedi. İsterim ki Arsa
onlara kalsın. Kendi çıkarım için savaşmadım ben. Çünkü
Arsayı nasıl olsa bir daha göremeyeceğim.

  Sustu. Arsayı bir daha göremeyeceğini düşünürken
çok acı çekiyordu. Eh, ne yaparsın, Nemeçek daha çocuktu
işte. Şu dünyada bırakamayacağı hiçbir şey yoktu. Ama
Arsanın hali başkaydı, canı gibi sevdiği Arsasından ayrı
komasınlardı onu.

  Hastalığı süresince olmayan bir şey oldu: Nemeçek'in
gözleri yaşla doldu. Ama, onu ağlatan, çektiği acı değil,
kanadı kolu kırılmış bir öfkeydi. Onu Pal Sokağına, kalelere,
kulübeye gitmekten alıkoyan ne idüğü belirsiz bir güce
karşı duyduğu öfkeydi. Derken, bıçkıeviyle sundurma ve
şu iki büyük dut ağacı aklına takılıverdi birden. Çele'yle
birlikte dut yaprağını da eksik etmeyecektim elbette. Bizim
fiyakacı Çele, giysilerini yıpratmayı göze alıp ağaca tırmanamazdı
ya! Tutar Nemeçek'i çıkarırdı ağaca. Öyle ya, Nemeçek erdi.

  Sonra, keyifli keyifli dumanını püfürdeten incecik demir
bacayı düşündü. Baca, kar beyazı buhar bulutlarını
duru mavi göğe üfler dururdu. Saniye geçmez, buhar bulutları
gökyüzünde eriyip yok olurdu. Sonra bıçkının, koca
kütükleri biçerken, onları doğrayıp ufaltırken çıkardığı o
tanıdık ses... Sanki, Nemeçek'in odasına kadar ulaşıyordu.

  Küçük Yüzbaşının yüzü kıpkırmızı kesildi, gözleri
parladı.

  --Arsaya gitmek istiyorum! diye haykırdı.

  Boka, elini tuttu.

  --Gideceksin, dedi. Haftaya gideceksin. Elbette gideceksin,
iyi olunca.

  Nemeçek, dayattı:

  --Hayır, ben şimdi gitmek istiyorum. Şimdi hemen!
Beni giydirin. Başıma da Pal Sokağı çocuklarının kepini
giyeceğim.

  Elini yastığın altına götürdü. Yüzünde, kazanılan zaferin
parıltısı, yamyassı olmuş kırmızı--yeşil bir kep çıkardı
yastığın altından. Bir an bile yanından ayırmadığı kepini
başına geçirdi.

  --Giysilerimi de...

  Babası, üzgün bir sesle,

  --Hele iyi ol da Ernö, dedi. O zaman...

  Ama, artık başa çıkılacak gibi değildi. Hasta, ciğerlerinin
elverdiğince bağırıyordu:

  --Ben iyileşmem artık!

  Öylesine yukardan alarak söyledi ki bu sözü, kimse
karşı duramadı.

  --İyileşmeyeceğim ben! diye bağırdı. Bana yalan söylüyorsunuz.
Öleceğimi çok iyi biliyorum, dilediğim yerde
öleceğim, bana karışmayın. Arsaya gitmek istiyorum
ben...

  Olacak iş değildi. Nemeçek'i yatıştırmaya çalışıyorlardı:

  --Şu sırada olamaz ki Ernö!

  --Hava çok kötü!

  --Haftaya gidersin inşallah!

  Artık yüzüne karşı açıkça söylemeyi pek de göze
alamadıkları sözü yinelemek zorunda kalıyorlardı:

  --Hele iyileş de o zaman...

  Ne var ki, bütün bu sözleri yalanlayan işaretler gün
gibi ortadaydı. Kötü havadan dem vurdukları sırada, avlu
günlük güneşlikti. Ne var ne yok her şeyi canlandıran, ancak
Ernö Nemeçek'in sağlığını geri vermeyen güçlü, bol
ışıklı bir ilkyaz güneşi! Çocukcağız ateşler içinde yanıyordu.
Eli kolu havayı dövüyordu; yüzü gözü kıpkırmızıydı.
İncecik burun delikleri açılmıştı. Sayıklamalar da
başgöstermişti artık.

  --Bu Arsa başlı başına bir ülkedir! Sizin haberiniz
yok ki bundan, siz yurdunuz için savaşmış değilsiniz ki!

  Dışarıdan kapıya vuruldu.

  Bayan Nemeçek, açmaya gitti.

  --Biraz bakar mısın? Bay Çetneki gelmiş! dedi kocasına.

  Terzi, mutfağa geçti. Bu, Bay Çetneki, belediyede memurdu,
giysilerini Bay Nemeçek'e diktirirdi. Terziyi görür görmez,
sinirli sinirli,

  --Çift düğmeli kahverengi giysim ne oldu? dedi.

  Odadan o garip sayıklama geliyordu:

  --Borular ötüyor... Arsa toz duman içinde... İleri! İleri!

  --Efendim, dedi terzi, dilerseniz provanızı yapabilirim.
Ama burada, mutfakta giymenizi rica edeceğim. Çok özür
dilerim... Oğlum ağır hasta... İçerde yatıyor...

  --İleri! İleri! diye haykırıyordu içerdeki çocuk kısık
sesiyle. Arkamdan gelin. Topluca saldıracağız! Kızıl
Gömlekliler oradalar işte, görüyor musunuz? Ferenç Atş,
gümüş mızrağıyla önden gidiyor. Beni suya atacaklar şimdi!

  Bay Çetneki, kulak verdi içeriye.

  --Ne var kuzum, ne oluyor?

  --Bağırıyor zavallı!

  --Peki hastaysa niye bağırıyor?

  Terzi omuz silkti,

  --Artık hastadır denemez, efendim... Son dakikalarını
yaşıyor... Ateşten sayıklıyor böyle.

  Terzi gitti, çift düğmeli, beyaz iplikle teyellenmiş
kahverengi ceketi getirdi. Odanın kapısını açtığında şu
sözler duyulmaktaydı:

  --Hendek siperdekiler, dikkat! İşte geliyorlar, geldiler
bile! Borazancı, çal borunu, durma çal... tra... tra tra
tra...

  Boka'ya bağırdı:

  --Durma, sen de çal!

  İki eline ağzına götüren Boka, boru çalıyormuş gibi yaptı.
Şimdi ikisi birden çalıyorlardı. Biri yorgun, kısık ve zayıf
bir sesle, ötekiyse sağlıklı bir sesle. Hüzünlü bir görünümdü
bu. Boka'nın gözleri yaşarmış, boğazı düğümlenmişti. Ama, yine
de dayandı. Borunun çalınması, ona da sevinç veriyormuş gibi
bir tavır takınmıştı.

  Gömleğine kadar soyunmuş olan Bay Çetneki,

  --Üzgünüm, ama dedi. Bu kahverengi giysi acele
gerekli bana.

  Odadan, Tra ta tra ta diye sözüm ona boru sesleri
geliyordu hala.

  Terzi, ceketi müşteriye giydirdi, bir yandan da yavaşça
konuşmaya başladı:
  
  --Kendinizi rahat bırakın, lütfen kıpırdamayın.

  --Koltuk altı pek rahat değil.

  --Bakarız, efendim.

  --Tra ta tra ta!

  --Şu düğme azıcık yukarda, daha aşağı alın!

  --Peki beyefendi.

  --Topluca saldırıya geçin!

  --Kolu da biraz kısa gibi.

  --Sanmam.

  --Ama iyi bakın. Yaptığınız ceketlerin kolları kısa oluyor
genellikle. Sizin sorununuz bu!

  Benim sorunum hiç de o değil, diye düşünen terzi,
ceketin kolunu işaret etti.

  İçerdeki gürültü arttıkça artıyordu.

  --Hah haa, diye bağırıyordu çocuk sesi. Demek buradasın
ha? Gelip karşıma geçtin ha? Sonunda enseledim seni
işte. Müthiş şef kimmiş göstereceğim sana şimdi, hele
bir dur, hangimiz güçlüyüz göreceğiz şimdi!

  Bay Çetneki,

  --Biraz vatka koyun içine, dedi. Biraz omza, biraz da
göğsüne, hem sağa koyun hem de sola.

  --Hah haa, uzandın kaldın işte!

  Bay Çetneki'nin provası bitmişti, kahverengi ceketi çıkardı,
öbür ceketini giydi.

  --Ne zaman hazır olur?

  --Yarın değil öbür gün.

  --Peki. Ama sıkı çalışın da yine haftaya kalmasın!

  --Ah Bay Çetneki, çocuk hasta olmasaydı...

  Bay Çetneki omuz silkti..

  --Üzülmekte haklısınız, ben de üzüldüm üzülmesine,
ama ne gelir elden. Hem, dediğim gibi, ceket acele gerekli
bana. Bir an önce bitirmeye bakın.

  Terzi içini çekti,

  --Çalışırım efendim.

  --Hoşça kalın, diyen Bay Çetneki keyifle ayrıldı. Dönüp
kapının oradan seslendi:

  --Hemen başlayın da çabuk bitsin!

  Güzelim kahverengi ceketi eline alan terzi, doktorun
söylediklerini düşündü. Böyle zamanlarda, sağlanması gereken
şeyleri sağlamak zorunluymuş. Ara vermeden işinin
başına geçmeliydi öyleyse. Şu kahverengi ceket için
alacağı parayı nereye harcayacaktı kimbilir? Belki de
kazanacağı birkaç lira, tabutçu marangoza gidecekti.
Bay Çetneki'ye gelince, o da, yeni ceketiyle şişinerek
gezinecekti Tuna boyunda.

  Odaya dönen terzi, hemen dikişe başladı. Yatağa hiç
bakmıyordu bile. İplik geçirilmiş iğne, telaşla batıp çıkıyordu
kumaşa. İş, çok aceleydi. Hem de her bakımdan. Bay
Çetneki kadar, marangoz bakımından da aceleydi...

  Küçük Yüzbaşıyla başa çıkılacak gibi değildi artık. Yeniden
güç bulmuş, yatakta ayağa kalkmıştı. Uzun gecelik
entarisi ayak bileklerine dek uzanıyor, yana eğilmiş
kırmızı--yeşil kepiyle bir de cakalı duruyordu ki...
Hırıltılı bir sesle konuşurken, bakışları taa uzaklarda
bir yerdeydi.

  --Sayın Generalim, Kızıl Gömleklilerin komutanını
yere serdiğimi saygıyla bildiririm. Rütbemin yükseltilmesini
diliyorum. Ben bugüne bugün Yüzbaşıyım, ona göre!
Yurdum için savaştım, yurdum için ölüyorum. Tra tra ta
tra taa! Çal Kolnay, sen de çal!

  Tek eliyle yatağının başucuna sımsıkı tutunmuştu.

  --Kaledekiler, burçlardakiler, yağdırın bombalarınızı!
Ha ha haayt! İşte Yano da orada! Dikkat Yano, yakında
sen de yüzbaşı olacaksın! Üstelik senin adını küçük harflerle
yazmayacaklar. Tüüh! Kötü yürekli çocuklarsınız, kötü!
Boka beni sevdiği için kıskanıyorsunuz. En yakın arkadaşı
benim de ondan. Macun Derneği baştan aşağı zırva!
Dernekten çıkıyorum, çıkıyorum! Ayrıldığımı karar defterine
hemen geçirin!

  Alçacık masanın başında oturan terzi, ne bir şey görüyor,
ne de bir şey duyuyordu artık. Kemikli parmakları ceketin
üzerinde çabuk çabuk gidip geliyor, iğneyle yüksük
pırıl pırıl parlıyordu. Dünyaları verseler dönüp de yatağa
bakamazdı şu sırada. Gözü oraya bir ilişirse, çalışmaya hevesi
kalmaz, Bay Çetneki'nin ceketini fırlatıp attığı gibi,
oğlunun yanıbaşına diz çöküp kalır diye korkuyordu.

  Yüzbaşı yatağında oturmuş, gözlerini yorgana dikmişti.

  Boka, yavaşçacık sordu:

  --Yorgun musun?

  Nemeçek, bir karşılık vermedi. Boka, yorganı üzerine
çekti küçük oğlanın. Annesi, yastığını düzeltti.

  --Konuşma artık, dinlen!

  Nemeçek, Boka'ya bakıyordu, ama onu görmediği belliydi.
Şaşkın bir yüzle,

  --Baba, diyebildi.

  General boğuk bir sesle,

  --Hayır, dedi. Ben baban değilim. Tanımadın mı beni?
Ben Yohan Boka.

  Hasta, bitkin bir sesle, bilinçsizce Boka'nın dediklerini
tekrarladı:

  --Ben... Yohan... Boka...

  Uzun bir sessizlik oldu. Nemeçek, gözlerini kapadı,
derin derin içini çekti. Sanki, bütün üzgün insanların
bütün acıları onun küçük ruhuna sinmişti.

  Kadın fısıldadı:

  --Belki uyuyacak. Sabahlara kadar uykusuz kalmaktan
ayakta zor durabiliyordu yavrucuğum.

  Boka, çok hafif bir sesle,

  --Yalnız bırakalım, dedi.

  Bir kenara çekildiler, havı dökülmüş, yeşil bir divana
oturdular. Terzi de işini bıraktı. Kahverengi ceketi dizine
koyup, başını alçak masanın üzerine eğdi. Hepsi de susuyordu.
Koyu bir sessizlik çöktü odaya. Sinek uçsa duyulacaktı.

  Avluya bakan pencereden çocuk sesleri geliyordu. Dışarıda
bir sürü çocuk bir araya gelmiş yavaşça birbirleriyle
konuşuyorlardı sanki. Tanıdık bir ses çarptı Boka'nın
kulağına. Biri, bir ad fısıldadı:

  --Barabas!

  Ayağa kalkıp, parmaklarının ucuna basarak yürüdü,
odadan çıktı. Mutfağın camlı kapısını açınca bir de ne görsün?
Karşısında bir sürü tanıdık yüz. Kapının dibinde bir
grup Pal Sokaklı çocuk, ürkek ve çekingen duruyordu.

  Vays, fısıldadı:

  --Macun Derneği üyelerinin hepsi buradalar.

  --Ne istiyorsunuz?

  --Bir onur belgesi getirdik Nemeçek'e. Bütün Derneğin
kendisinden özür dilediğini, adını da Karar Defterine
büyük harflerle geçirdiğimizi kırmızı mürekkeple yazdık.
Karar defteri de yanımızda. Ayrıca, Kurul da tam kadro
burada.

  Boka, başını salladı.

  --Daha önce gelemez miydiniz?

  --Neden?

  --Şu sırada uyuyor da, ondan.

  Kurul üyeleri bakıştılar.

  --Kurul Başkanı seçiminde büyük tartışma çıktı da o
yüzden erken gelemedik. Vays'ın seçilmesi yarım saatimizi
aldı.

  Kadıncağız eşikte göründü.

  --Uyumuyor, dedi. Sayıklıyor.

  Çocuklar hiç kıpırdamadan duruyorlardı. Hepsi de
ürkmüş gibiydiler. Kadıncağız,

  --İçeri girin çocuklar, dedi. Sizi görünce belki kendine
gelir yavrucuğum.

  Kapıyı ardına kadar açtı. Sırayla içeri girdi çocuklar.
Önce bir durakladılar. Saygılı bir duygusallıkla kutsal bir
yere girer gibiydiler. Daha dışardayken, eşikte keplerini
çıkarmışlardı. En sonuncusu da içeri girdikten sonra kapı
kapatıldı. Oda kapısının önünde, hiç ses etmeden, gözlerini
iri iri açarak beklediler. Terziye ve yatağa bakıyorlardı.
Terzi bu bakışlar karşısında bile durumunu bozmadı. Başını
eline dayamış, düşünüyordu. Ağlamıyordu, ama çok yorgundu,
hem de çok. Yüzbaşı Nemeçek, yatakta gözleri açık
yatıyor, çok güç soluk alıyordu. İnce, küçük ağzı açıktı.
Artık kimseyi tanıdığı yoktu. Kadıncağız çocuklara yol açtı.

  --Gidin, yanına gidin!

  Yatağa doğru yürüdüler. Çok zorlanıyorlardı yürürken.
Birbirlerini yüreklendiriyorlardı.

  --Sen yaklaş!

  --Önce sen!

  Barabas'ın sesi duyuldu:

  --Kurul Başkanı sensin.

  Bunun üzerine Vays, usulcacık yaklaştı yatağa. Ötekiler
de onun arkasına sıraya girdiler. Küçük Nemeçek, başını
döndürüp bakmadı bile onlara.

  Barabas fısıldadı:

  --Haydi konuş!

  Vays, titrek bir sesle söze başladı:

  --Nemeçek... Bakar mısın biraz?

  Ama, Nemeçek duymadı. Sık sık soluyordu, gözlerini
duvara dikmişti.

  --Nemeçek... diye tekrarladı Vays, ağlamaklı.

  Barabas, Vays'ın kulağına eğilip,

  --Zırlama! dedi.

  --Zırladığım falan yok, diye karşılık verdi Vays.

  Hiç ağlamadan bu kadar konuşabildi diye de sevindi.
Sonra toparlandı.

  --Çok sayın Yüzbaşımız, diyerek söze başladı ve cebinden
bir yazı çıkardı.

  --Buraya kadar gelerek... ve ben Başkan olarak...
Dernek adına bildiriyorum: Büyük bir yanılgıya düştüğümüzü
kabul ediyor... bizleri bağışlamanı diliyoruz... Getirdiğim
şu onur belgesinde her şey yazılı.

  Geriye döndü. Gözlerinde iki damla yaş parlıyordu.
Ama sesindeki şu resmi havayı, bütün çocukların severek
kullandıkları ses tonunu, dünyanın hiçbir hazinesine değişmezdi.
Arkasına dönüp fısıldadı:

  --Yazman, Karar Defterini verin!

  Lejik hemen uzattı defteri. Vays, defteri çekingen bir
tavırla yatağın kenarına koydu, kararın yazılı olduğu sayfayı
açtı. Hastaya,

  --Bak, dedi. İşte hepsi yazılı burada!

  Küçük Nemeçek'in gözleri ağır ağır kapandı. Bir süre
beklediler. Derken Vays yeniden konuştu:

  --Baksana, bak da gör işte!

  Küçük Nemeçek'te ne bir ses, ne de bir kıpırtı. Yatağa
iyice sokuldular. Kadıncağız, çocukların arasından yol
açtı kendisine. Tir tir titriyordu. Çocuğunun üzerine eğildi.
Çok garip, titrek bir sesle kocasına,

  --Baksana, dedi. Soluk almıyor artık.

  Başını çocuğun göğsüne eğdi, dayadı. Ve kendini tutamayıp
bağırdı birden:

  --Baksana, soluk almıyor, hiç soluk almıyor!

  Çocuklar geriye çekildiler. Birbirlerine iyice sokulmuş,
küçük odanın bir köşesinde yan yana duruyorlardı.
Derneğin Karar Defteri yataktan kayıp yere düştü. Vays'ın
açtığı şekilde kaldı yerde.

  --Baksana, elleri buz gibi, buz gibi elleri!

  Boğucu sessizlik içinde, şimdiye kadar başı ellerinin
arasında dilsiz oturmuş olan terzi, birden boşalırcasına
hıçkırmaya başladı. Zavallı adam, bu durumda bile, bay
Çetneki'nin güzel kahverengi ceketine gözü gibi bakıyordu.
Gözyaşları üzerine damlamasın diye, dizinden kaydırmıştı
ceketi.

  Kadın, yavrusunun ölüsüne sarılmış, öpüp duruyordu
boyuna. Derken, yatağın önüne o da diz çöktü, yüzünü
yastığa gömdü, hıçkırmaya başladı. Macun Toplayanlar
Derneği sekreteri, Pal Sokağı Arsasından küçük Yüzbaşı
Ernö Nemeçek, yüzü duvar gibi bembeyaz, sonsuz bir uykuya
gömülü ve gözleri kapalı, yatağında yatıyordu.

  Barabas,

  --Geç kaldık, diye fısıldadı.

  Bako, başını önüne eğmiş, odanın ortasında duruyordu.
Daha bir iki dakika önce, yatağın kenarında otururken,
gözyaşlarını güçlükle tutmuştu. Şimdi, hiç ağlayamayışına
pek şaşıyordu. İçinde sonsuz bir boşluk duygusu,
çevresine bakınıp duruyordu boyuna. Bir köşeye çekilmiş
olan çocukları gördü. En önde duran Vays'ın elindeki
onur belgesini Nemeçek hiç göremeyecekti. Çocukların
yanına yaklaştı.

  --Hadi evlerinize gidin, dedi.

  Zavallı çocuklar, artık onlara yabancılaşmış bu küçük
odadan, arkadaşlarının cansız yattığı bu odadan çıkıp
gidebileceklerine nerdeyse sevindiler. Sırayla, odadan mutfağa,
mutfaktan da günlük güneşlik avluya çıktılar usulcacık.
Lejik, en sona kaldı. Parmaklarının ucuna basarak yürüdü,
karyolanın yanına gitti, yerdeki Karar Defterini aldı.
Yatağa ve yatağın içinde sesi soluğu çıkmadan yatan küçük
yüzbaşıya baktı bir süre. Sonra o da ötekilerin ardından,
güneşli avluya çıktı. Avludaki cılız ağaçların dallarında
küçücük serçeler, yavru kuşlar şen şatır cıvıldaşıyorlardı.
Çocuklar, durup kuşları seyrettiler. Hiçbir şeyin farkında
değillerdi sanki. Arkadaşlarının öldüğünü biliyor, ama
derinliğine kavrayamıyorlardı. Yaşamları boyunca ilk kez
karşılaştıkları bu anlaşılmaz, yabancı olay karşısında,
birbirlerine şaşkınlıkla bakıyorlardı.

  :::::::::::::::::

  ON BİRİNCİ BÖLÜM

  Karanlık bastırdığı sırada Boka, sokaktaydı. Yarın
zorlu bir gün olacağı için, çalışması gerekirdi aslında.
Yarınki Latince dersi için dünyanın ödevi vardı. Öğretmen
Racz, hanidir derse kaldırmamıştı onu. Bu kez kaldıracağı
kesindi. Gelgelelim, çalışmaya hiç mi hiç gönlü yoktu. Kitabı
da sözlüğü de bir kenara atıp sokağa fırlamıştı.

  Boş gezenin boş kalfası gibi sokaklarda gezinip duruyordu.
Pal Sokağının bulunduğu bölgeden bucak bucak kaçıyordu.
Bu acılı günde Arsayı yeniden mi görecekti? Bunu düşünmek
bile içini dağlıyordu.

  Ama nereye giderse gitsin, Nemeçek'i unutamıyordu
bir türlü.

  Ülloi Caddesi... Çonakoş'la üçü birlikte, Botanik Bahçesini
keşfe gittiklerinde işte buradan geçmişlerdi.

  Köztelek Sokağı... Hani bir öğle üstü, okuldan çıktıktan
sonra bu küçücük sokağın ortasında durmuşlar, Nemeçek
ciddiyetle, bir gün önce müzenin bahçesinde milelerine
Pastorların el koyduklarını anlatmıştı. Çonakoş da tütün
fabrikasının oraya gitmiş, bodrum pencerelerindeki
demir parmaklıklardan tütün tozu alıp burnuna çekmişti.
Nasıl da hapşırmışlardı öyle. Müzenin oralar... Oradan da
geri döndü. Öyle geliyordu ki ona, Arsadan ne kadar kaçsa,
uzaklaşsa da, acı bir duygu kendisini o yöne sürüklemekteydi.
Dolambaçlı yollara başvurmadan, yüreklice ve
doğruca, Arsaya bir an önce varabilmek için hızlı hızlı yürümeye
başladı. Ülkelerine yaklaştığını hissettikçe, içini
saran hafiflik de artıyordu. Maria Sokağından bir an önce
Arsaya ulaşmak için, koşmaya başladı. Akşam karanlığı giderek
yoğunlaşıyordu. Köşeye varıp da, çok iyi tanıdığı o
boz renkli tahta perdeyi görünce, yüreği küt küt atmaya
başladı. Durmak zorunluluğunu duydu. Acele etmesi için
bir neden yoktu. İşte oradaydı artık. Küçük kapısı açık duran
Arsaya yaklaşıyordu. Kapının önünde tahta perdeye
sırtını dayamış olan bekçi Yano, piposunu tüttürmekteydi.
Boka'yı görünce, sırıttı, başını salladı.

  --Nasıl hakladık onları, ha nasıl?

  Boka, suratı asık, dudaklarında acı bir gülümseme,
birşeyler mırıldandı, ama Yano coştukça coşuyordu.

  --Hakladık hepsini... kovaladık... kovduk...

  General ağırbaşlılıkla,

  --Evet, dedi. Öyle!

  Gelip, bekçinin önünde durdu. Kısa bir süre sustuktan
sonra,

  --Başımıza geleni biliyor musun Yano? dedi.

  --Ne var, ne oldu?

  --Nemeçek öldü.

  Bekçinin gözleri büyüdü, ağzındaki pipoyu çıkardı,
sordu:

  --Nemeçek mi? Hangisiydi o bakayım?

  --Hani küçük, sarı bir oğlan...

  --Deme yahu! O küçük, sarışın oğlan ha...

  Piposunu yeniden iliştirdi ağzına.

  --Vah zavallı.

  Boka, içeriye girdi. Geride kalmış nice neşeli saatin
tanığı Arsa, şimdi bomboş ve sessiz uzanmış duruyordu
önünde. Yavaşça karşıya geçen Boka, hendek siperlere vardı.
Siperlerde hala savaşın izleri görülüyordu. Kum, ayak
izleriyle doluydu. Hendekten saldırıya geçtikleri sırada
tümseğin bazı bölümleri çökmüştü.

  Odun yığınları kapkara ve karanlık, yükseliyordu ötede.
Tepelerindeki burçların duvarlarında, Pal Sokağı çocuklarının
kullandığı küçük kum yığınları görülüyordu.

  Bir tümseğin üzerine oturan General, çenesini eline
dayadı. Arsada ses seda yoktu. Böyle akşam vakti, küçük
demir baca da soğuktu, sabah olsun da, çalışkan eller ateşini
yeniden canlandırsın diye bekliyordu. Bıçkı da dinlenmekteydi.
Küçük yapıya gelince, o da, tomurcuğa durmuş
yabani asma dalları arasında uykudaydı. Uzaklardan kentin
gürültüsü geliyordu. Arabalar takır tukur sesler çıkararak
geçiyorlar, öteden beriden bağrışmalar duyuluyordu.
Komşu evin mutfak penceresiydi bu, bir lamba yanıyordu.
Neşeli bir şarkının yankısı vardı havada. Anlaşılan bir
hizmetçi kızdı şarkıyı söyleyen.

  Ayağa kalkan Boka, odun yığınlarını dolaşıp kulübeye
yöneldi. Nemeçek'in o koca Ferenç Atş'ı, tıpkı Davud
Peygamberin Calut'u yendiği gibi, alaşağı ettiği yere gelince,
durdu. Toprağın üzerine eğildi, o değerli ayak izlerini
aradı. Ayak izleri, tıpkı küçük dostunun şu dünyadan silinip
gittiği gibi, silinmişti. Toprak bozulmuş, karışmıştı.
Ne ayak izi ne de bir şey! Nemeçek'in ayak izleri öylesine
küçüktü ki zaten, Botanik Bahçesinde gördüklerinde Kızıl
Gömlekliler bile şaşırmışlardı. Vendaver'in ayak izlerinden
de küçük, diye düşünmüşlerdi.

  Boka, içini çekerek yürüdü. Küçük sarışın oğlanın,
Ferenç Atş'ı ilk kez gördüğü üçüncü burca geldi. Hani,
Atş da Nemeçek'i görmüş, alay ederek bağırmıştı oradan:
Korkuyor musun Nemeçek?

  General yorgundu. Bugünkü olaylar çok üzmüş, yıpratmıştı
onu. Boka, sendeliyordu. Sert bir içki içmişti sanki.
2 numaralı burca zar zor tırmanabildi, bir köşeye çekilip
oturdu. Kimseye görünmezdi buradan hiç değilse. Kimse
de onu rahatsız etmez, tatlı anılarıyla oyalanabilir,
içinden gelirse, bir güzel de ağlayabilirdi.

  Hafif hafif esen rüzgarla birlikte birtakım sesler
geliyordu. Burçtan aşağıya baktı. Kulübenin önünde küçük
gölgeler gördü. Karanlıkta tanıyamadı onları. Kulak
kabarttı.

  İki çocuk kendi aralarında konuşuyorlardı:

  --Bana bak Barabas, diyordu biri. Nemeçek'in ülkemizi
kurtardığı yer, işte burası.

  Bir süre sustular.

  Boka, yine duydu konuşmaları:

  --Barabas, burada barışalım artık. Hem, sonsuz bir
barış olsun. Dargın durmamız çok saçma.

  Barabas yutkunarak,

  --Olur, dedi, barışalım. Zaten onun için gelmedik mi
buraya?

  Yeniden bir sessizlik oldu. Çocuklar hiç ses etmeden
karşı karşıya duruyor, ikisi de, ilk girişim ötekinden gelsin
diye bekliyordu.

  --Hadi bakalım, ver şu elini, dedi Kolnay neden sonra.

  Barabas duygulanmıştı.

  --Hadi bakalım, sen de uzat!

  El sıkıştılar. Uzun bir süre öylece el ele durdular.

  Bu iş de böylece kapanmış oluyordu artık. Mucize
gerçekleşmişti. Burcun tepesinden iki çocuğu izleyen Boka,
kendini hiç göstermedi. Yalnız kalmak istiyordu, hem tutup
da neden rahatsız etsindi onları?

  İki çocuk, Pal Sokağına doğru yürümeye başladılar.
Hafif bir sesle konuşuyorlardı aralarında:

  --Yarına, Latinceden çok ödev var yine, dedi Barabas.

  --Evet, öyle.

  --Senin için kolay. Sen; dün derse kalkmıştın. Ben
çoktandır kalkmadım. Korkarım sıra bendedir.

  --İkinci bölüm, onuncu satırdan yirmi üçüncü satıra
kadar çalışılmayacak, işaretlemiş miydin?

  --Yoo!

  --Sakın o bölümü de bellemeye kalkma. Şimdi sana
uğrayayım da çalışılmayacak yeri göstereyim istersen?

  --İyi olur!

  Böylece, okul yeniden yerleşiyordu kafalarına. Oysa,
ne de çabuk unutmuşlardı. Nemeçek ölmüş olsa bile, öğretmen
Racz yaşıyordu. Her şeyden önce kendileri de yaşıyordu.

  Yürümeyi sürdürüp, akşam karanlığında gözden kayboldular.
Boka, neden sonra yapayalnız kalmıştı işte. Ne
var ki, kalede daha fazla kalmadı. Geç olmuştu. Kiliseden
akşamın hafif çan sesleri geliyordu.

  Burçtan aşağıya inen Boka, kulübenin önünde durdu.
Pal Sokağına bakan kapıdan içeri girip, kulübesine dönen
Yano'yu gördü. Yanında Hektor vardı. Bir yandan yerleri
kokluyor, bir yandan da kuyruğunu sallayarak ilerliyordu.
Boka, iyice yaklaşsınlar diye bekledi.

  --Küçükbey, eve gitmek yok mu bugün? diye sordu
bekçi Yano.

  --Gidiyorum ya işte!

  Bekçi Yano sırıttı.

  --Evde var güzel, sıcak yemek.

  --Güzel, sıcak yemek, diye tekrarladı Boka bir robot
gibi.

  Ve birden Rakoşi Sokağındaki terziyle karısını hatırladı.
Belki, şu sırada onlar da akşam yemeğine oturmuşlardı
mutfakta. Odada, mumlar yanıyordu herhalde. Bay Çetneki'nin
iki düğmeli, güzelim kahverengi takımı da orada olsa gerekti.

  Kulübeden içeri rastgele bir göz attı. Tahta duvara garip
şeyler dayalıydı. Yuvarlak, kırmızı, beyaz teneke levhalar!
Hani tren bekçilerinin ellerinde görülen gereçler vardır,
işte onları andıran şeyler. Bir de üç ayaklı bir sehpa
vardı. Tepesinde de sarı pirinçten bir boru... Sonra, beyaza
boyanmış kazıklar...

  --Bunlar da neymiş? diye sordu.

  Yano, içeriye baktı.

  --Bunlar, ha işte, bunlar mühendis beyin...

  --Hangi mühendis beyin?

  --İnşaat mühendisinin.

  Boka, yüreğinin küt küt attığını duyuyordu.

  --İnşaat mühendisi mi? Ne zoru varmış burayla?

  Piposundan bir soluk çeken Yano,

  --İnşaat yapacak, dedi.

  --Burada mı?

  --Evet. Pazartesiye işçiler gelecek. Kazacaklar arsayı.
Atacaklar temeli...

  Boka, kendini tutamayıp bağırdı:

  --Ne dedin? Ne dedin? Ev mi yapacaklar buraya?

  --Evet, dedi bekçi Yano umursamadan. Büyük, üç
katlı bir ev... Arsa sahibi yaptırıyor.

  Dünya şimdi Boka'nın başına yıkılmıştı sanki. Gözyaşlarını
tutamıyordu. Koştu, kapıya doğru atıldı. Buradan,
bu vefasız toprak parçasından kaçıp gidecekti artık.
Alıp başını gidecekti. Ne acılar pahasına, ne kahramanlıklarla
savunmuşlardı burayı! Oysa, dişleriyle tırnaklarıyla
savundukları Arsa, şimdi onları yüzüstü bırakıyordu, sırtına
bir apartman yüklenmek için.

  Kapının oradan dönüp, son bir kez daha baktı. Bir daha
dönmemecesine ülkesinden ayrılıyordu sanki. İçini burkan
bu acıyı az da olsa hafifletebilen tek, küçük bir avuntu
vardı. Zavallı Nemeçek, bağışlanmak için gelen Macun
Derneği Kurulunu kabul edecek kadar yaşamamıştı, ama
hiç olmazsa, uğrunda can verdiği yurdunun elinden alındığını
da görmemişti.

  Ertesi gün, bütün sınıf sessiz sedasız yerine otururken,
öğretmen Racz, bir tören havası içinde, ağır adımlarla
kürsüye çıktı. Sınıfı saran derin sessizlik içinde, hafif
bir sesle konuştu. Arkadaşları Ernö Nemeçek'i anmak
üzere, bütün sınıfı yarın öğleden sonra saat üçte Rakoşi
Sokağındaki eve çağırdı. Herkesin, siyah olmasa da koyu
renkli giysiyle gelmelerini istedi.

  Yüzü çok ciddileşmiş olan Boka, önündeki sıraya dikmişti
gözlerini. Şu sırada, o tertemiz çocuk ruhu ilk kez,
şimdiye kadar hiç kapılmamış olduğu bir sezgiye kapılmaktaydı:

  Şu yaşam denilen şey, ne biçim şeydi? Kimi zaman sevinçler
veren, kimi zaman içimizi acılarla dolduran, kölesi olduğumuz
şu yaşam neyin nesiydi böyle?

  SON

  :::::::::::::::::